DEMOKRATİK DEĞİŞİM

Hiçbir Toplum Bu Kadar Ağır Propagandaya Dayanamaz!

İnsanlık tarihinin en büyük meselelerinden biri, insanın kendi dürtüleriyle toplumsal düzenin ihtiyaçları arasında kurmaya çalıştığı dengedir. Yaklaşık 300-350 bin yıllık Homo sapiens serüveninden bugüne uzanan medeniyet hikâyesinin temelinde de bu arayış vardır.

Hafta sonu yazıları...

Feth-i Kabir ve Fon Vurgunu Örnekleri Üzerinden...

İnsanlık tarihinin en büyük meselelerinden biri, insanın kendi dürtüleriyle toplumsal düzenin ihtiyaçları arasında kurmaya çalıştığı dengedir. Yaklaşık 300-350 bin yıllık Homo sapiens serüveninden bugüne uzanan medeniyet hikâyesinin temelinde de bu arayış vardır. Hayatta kalma, korku, güvenlik, aidiyet, güç ve çıkar gibi biyolojik ve psikolojik dürtülerin toplumsal yaşamla uyumlaştırılması; ilkeler, kurallar ve kurumların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Ancak insan zihninin evrimsel mirası, aynı zamanda manipülasyona açık tarafını da beraberinde getirmiştir. Özellikle korku, tehdit, belirsizlik ve aidiyet duyguları harekete geçirildiğinde, insanın analitik düşünme ve muhakeme kapasitesi zayıflayabilmektedir. Psikoloji ve nörobilim araştırmalarının da ortaya koyduğu üzere, yoğun tehdit algısı altında karar verme süreçleri değişmekte, duygusal tepkiler rasyonel değerlendirmelerin önüne geçebilmektedir.

İşte propaganda tam da bu zihinsel açıklıklardan yararlanır!
Propagandanın en tehlikeli biçimi, bütünüyle yalan söylemek değil; gerçeklerin arasına şüphe, korku, seçilmiş bilgiler ve doğrulanmamış hikâyeler yerleştirerek toplumun gerçeklik algısını yönetmektir. Böylece insanlar olayları anlamaya değil, kendilerine anlatılan hikâyeye inanmaya başlarlar.

Türkiye'de son dönemde yaşadığımız iki önemli gelişme üzerinden bu tehlikeye dikkat çekmek istiyoruz.

FETH-İ KABİR: ADALET ARAYIŞI MI, TOPLUMSAL KAYGI ÜRETİMİ Mİ?
Son aylarda kamuoyunun gündemine taşınan eski Ulaştırma Bakanı ve Süleymancılar cemaatinin önceki lideri Arif Ahmet Denizolgun'un ölümü, bu tartışmanın güncel örneklerinden biridir.

2016 yılında hayatını kaybeden Denizolgun'un ölümüne ilişkin yıllar sonra yeniden soruşturma başlatıldı, mezarı açıldı ve Adli Tıp Kurumu tarafından yeni incelemeler yapıldı. 5 Kasım 2026 tarihinde açıklanan değerlendirmede ölümün yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması sonucu meydana geldiği; zehirlenme veya travmatik müdahaleyi gösteren tıbbi delil bulunmadığı bildirildi. Başsavcılık ise rapora itirazla birlikte, soruşturmanın devam ettiğini açıkladı.

Benzer bir süreç, 2011 yılında cezaevinde hayatını kaybeden eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu için de yaşandı. Yıllar sonra mezarı açıldı, yeni incelemeler yapıldı. 5 Kasım'da kamuoyuna yansıyan Adli Tıp değerlendirmesinde, zehirlenme veya travmatik ölüm bulgusu bulunmadığı ve ölümün kalp hastalığına bağlı gerçekleştiği belirtildi.

2012 yılında 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın mezarının açılması da hafızalarımızda. O dönemin Ergenekon ve FETÖ tartışmaları içinde şekillenen siyasi atmosferinde, ölümüne ilişkin iddialar uzun süre kamuoyunun gündeminde tutulmuştu. Ancak Adli Tıp incelemeleri kesin ölüm nedenini ortaya koyamamıştı.

Muhsin Yazıcıoğlu'nun 2009 yılında gerçekleşen helikopter kazası etrafında oluşan tartışmalar da benzer biçimde siyasi ve toplumsal algıların ne kadar kolay yönlendirilebildiğini gösteren ayrı bir örnektir.

Elbette şüpheli ölümler araştırılmalıdır. Hiçbir dosya siyasi veya toplumsal nüfuz nedeniyle kapatılmamalıdır. Fakat adalet arayışıyla propaganda üretimini birbirinden ayırmak zorundayız. Soruşturma, delil ve hüküm başka şeylerdir; şüpheyi kesin hükme dönüştüren medya anlatısı bambaşka bir şey!

FON VURGUNU:
GERÇEKLERİN YERİNİ HİKÂYELERİN ALMASI!

17 Eylül 2026 tarihinde patlak veren yatırım fonları skandalı da propaganda ve toplumsal algı yönetimi bakımından çok daha çarpıcı bir örnektir.

Sermaye Piyasası Kurulu, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi. Kurumun 23 Eylül tarihli açıklamasına göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu.

Dünyanın en kayıtlı ve izlenebilir ekonomik faaliyetlerinden biri olan sermaye piyasalarında; işlemler, hesap hareketleri, saklama kayıtları, takas süreçleri ve ortaklık yapıları ilgili kurumların sistemlerinde bulunmaktadır.

SPK, BDDK, MASAK, Borsa İstanbul, MKK ve Takasbank gibi kurumların denetim ve kayıt sistemleri ortadayken, kamuoyunun neden olayın ilk gününden itibaren bütünlüklü, şeffaf ve hesap verebilir bir açıklamaya kavuşturulmadığının sorgulanması son derece doğaldır.

Aradan yaklaşık 50 gün geçtikten sonra eski Bakan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya'nın tutuklanması, soruşturmanın yeni bir aşamasıdır. Savcılığın sevk yazısına yansıyan iddialar, hisse işlemleri, bilgiye erişim ve tasfiye öncesindeki satışlar gibi somut başlıklara dayanmaktadır. Bunlar elbette yargı önünde kanıtlanması gereken iddialardır.

Ancak asıl sorumuz şudur: Bu işlemlerin kayıtları ve denetim mekanizmaları daha ilk günden mevcutken, kamuoyu neden haftalarca parçalı bilgilerle, seçilmiş açıklamalarla ve birbirini izleyen sansasyonel haberlerle baş başa bırakılmıştır?

Bir finansal skandalın gerçek boyutunu anlamak için kişilerin isimlerinden, tutuklama görüntülerinden, siyasi aidiyetlerinden ve "cambaza bak" oyunlarından önce sistemin nasıl çalıştığını, denetimin neden işlemediğini, risklerin nasıl büyütüldüğünü ve sorumluluğun hangi kişisel ve kurumsal mekanizmalarda bulunduğunu konuşmak gerekmez mi?

Aksi takdirde birkaç kişinin tutuklanmasıyla toplumun algı operasyonlarıyla hesap sorulduğuna inandırılması, sistemin gerçek sorunlarının üzerini örtmekten başka bir işe yaramaz.

TOPLUMUN ZİHNİNİ YÖNETMEK, GERÇEĞİ YÖNETMEK DEĞİLDİR!

Her iki örnekte de karşımıza çıkan ortak mesele, toplumsal dikkatin maddi ve hukuki gerçeklikten uzaklaştırılarak korku, şüphe, gizem ve sansasyon üzerinden yönetilmesidir.

Birinde yıllar önce gerçekleşmiş ölümler üzerinden cinayet ve suikast senaryoları, diğerinde milyarlarca liralık finansal işlemler üzerinden parçalı sorumluluk hikâyeleri üretilmektedir.

Oysa bizim ihtiyacımız olan şey daha fazla hikâye değil, daha fazla gerçekliktir!
Hukuk devleti, soruşturma görüntüleriyle değil, delillerin açıklığı, yargının bağımsızlığı ve hesap verebilir kurumlarla ayakta kalır. Demokrasi, toplumun sürekli bir tehdit ve korku atmosferinde tutulmasıyla değil, özgürce düşünebilen, sorgulayabilen ve farklı bilgilere ulaşabilen yurttaşlarla yaşar.

Burada asıl tehlike, propaganda yapanların başarısından çok, propaganda karşısında muhakeme yeteneğini kaybeden bir toplumun ortaya çıkmasıdır.
Çünkü sürekli korkutulan, sürekli şüpheye düşürülen, sürekli bir düşman ve tehdit hikâyesiyle karşı karşıya bırakılan toplumlar bir süre sonra düşünmeyi bırakır; kendilerine sunulan açıklamaları benimsemeye başlarlar.

Hiçbir toplum bu kadar ağır propaganda yükünü sonsuza kadar taşıyamaz!
Bir toplumun dayanma gücü, ne kadar çok propagandaya maruz kaldığıyla değil, gerçekleri ayırt edebilme kapasitesiyle ölçülür.

Bizim ihtiyacımız olan şey daha fazla propaganda değil; daha fazla bilim, daha fazla hukuk, daha fazla şeffaflık ve en önemlisi daha fazla muhakemedir.

Çünkü düşünmeyen toplumlar yönetilebilir; fakat düşünmeyi öğrenen toplumları hiçbir propaganda gücü sonsuza kadar aldatamaz!

Rehberi akıl, bilim, hukuk ve demokrasi olanlar da aldatılamazlar...

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
07.11.2026
Bu makale 240 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

ÇOK OKUNAN

Arama Yap!