DEMOKRATİK DEĞİŞİM

İktidar Mücadelesi ve Siyasete Kurban Edilen Kavramlar; Hırsızlık, Yolsuzluk ve Ahlaksızlık!

Bu coğrafyada hiç bir değer yargısı, ahlaki kriter ve hatta hukuk normları bile herkes için ve her zaman aynı anlama gelmez. Her daim bu değer ve kavramların karşılığı muktedirlerle, "öteki" sayılanlar için çok farklıdır.

Bu coğrafyada hiç bir değer yargısı, ahlaki kriter ve hatta hukuk normları bile herkes için ve her zaman aynı anlama gelmez. Her daim bu değer ve kavramların karşılığı muktedirlerle, "öteki" sayılanlar için çok farklıdır.

Bu kapsamda "hırsızlık, yolsuzluk" gibi keskin kavramların algılanma biçimi bile muktedirler ve ötekiler için farklı mahiyet ve anlam taşırlar.
Tarihi, siyasi, sosyolojik, dini ve geleneksel sebeplerle mutlak muktedir olanların yarattıkları ve kabul gören meşruiyet algısına göre, zaten her şeyin sahibi olduklarından; "hırsızlık ve yolsuzluk" kavramı onlar için geçerli değildir.

Bal tutanın parmağını yaladığı, suyun başında iken testinin doldurulması gerektiğinin haklı ve meşru kabul edildiği; aksinin ise aptallık veya beceriksizlik olarak kabul edildiği bir zihin dünyasının sonuçlarıyla karşı karşıyayız…

Yazımızın girizgahı olmak üzere yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız tespitlerimize konu olan tezlerle, sadece bireysel ahlak sorununu değil; bu coğrafyada tarihsel olarak oluşmuş “iktidar–meşruiyet” ilişkisinin sosyolojik kodlarını tarif etmeye çalışıyoruz.

Bizde de olduğu gibi birçok toplumda “suç-hırsızlık-yolsuzluk” dediğimiz kavramlar yalnızca hukuki bir kategori değildir; aynı zamanda güç ilişkileri tarafından belirlenen olumlu-olumsuz statülerin konusudur. Türkiye’de de “yolsuzluk” çoğu zaman evrensel hukuk ve ahlak ilkeleri adına yürütülen tutarlı bir mücadele değil; iktidar savaşlarının en etkili siyasal mühimmatıdır.

Burada işaret ettiğiniz temel olgu şudur: Bir davranışın “yolsuzluk”, “hırsızlık”, “kayırmacılık” veya “adaletsizlik” sayılıp sayılmaması; çoğu zaman davranışın kendisinden değil, o davranışı yapan kişinin sistem içinde ürettiği meşruiyet algısı, statüsü ve konumundan etkileniyor.

Bu yüzden aynı fiil:
Mutlak muktedirin elinde “hak”, “ganimet”, “nimet”, “tecrübenin karşılığı”, “devlet yönetmenin doğası” gibi sunulabilirken; güç dışındaki ötekiler için “suç, hırsızlık, ihanet, ahlaksızlık” olarak damgalanabiliyor.

Burada mesele yalnızca bireysel çürüme değil; patrimonyal devlet geleneğiyle modern hukuk devleti arasındaki tarihsel gerilimdir.
Bu nedenle Türkiye’de yolsuzluk tartışmaları çoğu zaman gerçek bir etik hesaplaşmaya dönüşmüyor. Daha çok: kimin kaynaklara erişeceği, kimin sistem dışına itileceği, kimin tasfiye edileceği, kimin yeni muktedir olacağı mücadelesinin dili haline geliyor.

Osmanlı’dan bugüne uzanan çizgide devlet uzun süre: toplumun ortak hukuki organizasyonu olarak değil,
“sahip olunan”, dağıtılan ve himaye edilen bir güç alanı olarak algılandı.
Bu nedenle: kamu malı ile iktidar alanı, sadakat ile liyakat, hukuk ile güç, meşruiyet ile muktedirlik birbirinden tam olarak ayrışamadı.

Muhalif görünen birçok çevre bile; şeffaflık, kurumsallık, hukukun üstünlüğü, denetlenebilir kamu düzeni gibi modern devlet ilkelerini toplumsal zeminde kökleştirmek yerine, siyaseti büyük ölçüde “ahlaki teşhir”, “skandal”, “ifşa” ve “linç” mekanizmaları üzerinden okumayı ve taraf tutmayı tercih ediyor.

Bu ilkesiz tercihler kısa vadede yüksek duygusal mobilizasyon üretse bile, uzun vadede toplumsal olarak son derece yıkıcı sonuçlar doğuruyor.
Çünkü toplum olarak; herkesin hırsız olduğu, herkesin satılık olduğu, herkesin kirli olduğu, hiçbir kurumsal yapının meşru olmadığı duygusuna sürükleniyoruz.

Böylece ortaya hukuk bilinci gelişmiş bir toplum değil; yalnızca karşı tarafın suçlu olduğuna inanmak isteyen öfkeli kitleler çıkıyor.

Daha tehlikeli olan ise şudur: Siyaset, ekonomik programlar, kalkınma vizyonu, eğitim modeli, teknoloji stratejisi veya kurumsal reformlar üzerinden değil; yalnızca “kim daha az hırsız?” tartışması üzerinden yürümeye başlıyor.
Bu da toplumsal kapasiteyi çürüten büyük bir fikri daralmaya yol açıyor.

Bugün Türkiye’de hem iktidarın hem muhalefetin önemli bir kısmı, topluma uzun vadeli medeniyet perspektifi sunmak yerine;
kaset, kayıt, ihale, rant, ilişki ağı, suçlama, algı operasyonu üzerinden siyaset mühendisliği yapıyor.
Çünkü kolay olan budur.

Zor olan ise: hukuk üretmek, kurum inşa etmek, liyakat kültürü oluşturmak, üretim ekonomisi kurmak, kamusal ahlakı güç ilişkilerinden bağımsız hale getirmektir.

Bu nedenle Türkiye’de “yolsuzluk karşıtlığı” söylemi bile çoğu zaman gerçek bir hukuk devleti idealine değil; yeni güç odaklarının eski muktedirleri tasfiye etme arzusuna dönüşebiliyor.

“Bal tutanın parmağını yalaması, suyun başında iken testinin doldurulması” sözleri bile aslında çok şey anlatır. Çünkü bu tür sözler, yolsuzluğu istisna değil; güce erişimin doğal getirisi gibi normalleştiren kültürel bir kodlar taşır. Yani sorun yalnızca insanların ahlaksız olması değildir; ahlaksızlığın belli koşullarda meşru, doğal ve hatta “zekice” görülmesidir.

Bu yüzden giriş bölümündeki siyaseti etkileyen gündeme dair son cümlemiz oldukça kritik:
“Asıl sıkıntı yeni muktedir adaylarının zamansız aculluklarıyla pay alma girişimlerinden kaynaklanır.”
Bu, sistemin çoğu zaman yolsuzluğu değil; kontrolsüz paylaşımı cezalandırdığına işaret ediyoruz. Yani mesele ilkesel bir adalet hassasiyetinden ziyade, iktidar alanının disiplinidir.

Düzenin refleksi: “Neden aldın?” sorusundan çok, “kimden izin alarak aldın?” veya “henüz sıra sende miydi?” sorusuna dönüşür.

Bu da hukuk devletinin neden kurumsallaşmakta zorlandığını açıklar. Çünkü hukuk: kişilere göre değişmeyen, muktediri de sınırlayan, kamusal alanı özel çıkar alanından ayıran soyut ve evrensel normların özümsenmesini gerektirir.

Oysa patrimonyal siyasal kültürün YANAŞMA DÜZENİNDE hukuk çoğu zaman: güç dağılımının aracı, rakip tasfiye mekanizması veya sadakatin ödüllendirilmesi sistemi olarak çalışır.
Dolayısıyla toplumun önemli bir kısmı da hukuku etik bir ilke olarak değil; “kimin elinde olduğuna göre çalışan sopa” şeklinde deneyimler. Bu yüzden bu coğrafyada insanlar çoğu zaman yolsuzluğa değil, dışlanmaya öfkelenirler: “çalındığı” için değil, “bizimkiler tam çalmadığı halde ezildiği” için tepki verirler.

Bu durum yalnızca belli bir siyasi kesime ait değildir; iktidar el değiştirdikçe aktörler değişir ama zihinsel altyapı çoğu zaman aynı kalır. Çünkü sorun kişilerden çok, tarihsel olarak içselleştirilmiş siyasal kültürün ahlaksız, hukuksuz sonuçlarıdır...

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
29.05.2026
Bu makale 126 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!