Daha 18 yaşını yeni doldurmuş, bıyıkları bile doğru dürüst terlememiş bir “delikanlı” olarak yakalandım 12 Eylül’e.
Darbe bildirisi henüz yayınlanmamıştı. Başlarında bir üst teğmenin bulunduğu bir cemse dolusu asker evimizi didik didik aradıktan sonra beni ve siyasetin bütünüyle dışında, rençberlik yapan rahmetli babamı da alıp götürdüler.
Kimse bir şey söylemiyordu.
Sabahın ilerleyen saatlerinde radyodan darbe bildirisini dinledik: Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştu.
Böylece bizim de 90 günlük gözaltı sürecimiz başladı.
Gümüşhane’nin Kelkit gibi küçük bir ilçesinde yaklaşık yüz kişi gözaltına alınınca, mevcut tutukevi yetmedi. Yatılı Bölge Okulu’nun öğrenci yatakhanesinin bir bölümü tutukevine çevrildi.
Büyükşehirlerde yaşanan ağır işkencelerin yanında bizim yaşadıklarımız belki “ufak tefek” kalabilirdi. Fakat 18 yaşındaki bir genç için özgürlüğünden koparılmak, neden gözaltına alındığını tam olarak bilmemek ve devletin karşısında neyin hesabını verdiğini anlayamamak başlı başına ağır bir deneyimdi.
İlk 90 günün sonunda esnaf temsilcileri, bazı siyasi parti yöneticileri ve yaşlı başlı insanlar, babam da dahil olmak üzere serbest bırakılmaya başladılar.
Biz gençler ise içeride kaldık.
Çünkü rejimin diliyle bizler “anarşist”tik.
Ben de kendi kendime, “Madem ki biz gençleri anarşist olarak görüyorlar, bunların rehabilite edilmesi gerekmez mi?” diye de düşünüyorlardır herhalde?
Darbeci yönetimin elindeki tek alet ise adeta bir “çekiç”ti. Her problemi çakılacak bir çivi olarak görüyorlardı.
Çareyi de bulmuşlardı:
Bize Atatürk’ü yeniden öğreteceklerdi!
Herhalde Atatürk’ü bilmediğimiz için "anarşist" olduğumuz düşünülmüştü.
Bir gün, rütbeliler arasında bulunan Üsteğmen Kemalettin, ellerinde boyumu aşan kitaplarla koğuşuma geldi. Başta Nutuk olmak üzere Atatürk üzerine kitapları masaya yığdılar.
Bana baktı:
“Bak Rubil Gökdemir, 15 gün içinde bunları okuyacaksın. Sonra da erler dahil gözaltındakilere Atatürk Konferansı vereceksin.”
Ardından özellikle uyardı:
“Ocaklarda yaptığınız seminerle karıştırma. Bunun adı konferans olacak!”
O an başka bir şeyi fark ettim.
Bölgede normal görev yapan insanlar değillerdi ama ellerinde benim hakkımda oldukça ayrıntılı bir “arşiv bilgisi” vardı. Kimin kim olduğunu, kime ne yaptıracaklarını gayet iyi biliyorlardı.
Emir demiri keser.
On beş gün boyunca gece gündüz okudum. Notlar çıkardım. Konferansımı hazırladım.
Aralık ayıydı.
Okulun yemekhanesi konferans salonuna çevrilmişti. Kaloriferler hiç yanmıyordu. Protokol dahil yaklaşık yüz kişi buz gibi salonda yerini almıştı.
Ve ben Atatürk’ü anlatmaya başladım.
Konferans iki saati geçti.
Ben hâlâ konuşuyordum.
Rütbeliler soğuktan rahatsız olmaya başlamışlardı. Fakat “kısa kes” de diyemiyorlardı.
Sonuçta Atatürk’ü anlatıyorduk!
Eli kolu bağlı bir tutuklu olarak başka türlü bir “intikam” alma imkânım yoktu.
Ben de özgürlüğümün elimden alındığı o salonda, hiç değilse düşünce ve söz bakımından onlarla eşitlenmenin, makbul vatandaş gibi konferans vermenin keyfini çıkardım.
Buz gibi bir salonda, devletin tutuklusu olarak Atatürk’ü anlatıyordum; ama o iki üç saat boyunca kendimi hiç olmadığı kadar özgür hissediyordum.
Aradan yaklaşık kırk yıl geçti.
O gün salonda bulunan bir er, yıllar sonra o konferansı ve benim davranışlarımı hatırladığı biçimde yazdı.
Demek ki bazı anılar, üzerinden kırk yıl geçse bile insanın hafızasından silinmiyor.
Birinci 90 günün sonunda beni de serbest bıraktılar.
Ama hemen ardından ikinci 90 günlük gözaltı için yeniden aldılar.
Artık yalnızdım.
İkinci sürenin bitmesine az kala tekrar serbest bırakıldım. Yeniden gözaltına alınma korkusuyla o gün memleketi terk ettim.
Sonradan öğrendik ki 12 Eylül döneminde 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 683 bin kişi fişlenmişti.
Ben de o fişleme sisteminin içindeydim.
Ankara’da, blok tuğladan yapılmış ve kaçak elektrikle kullanılan bir ısıtıcı ve henüz iskânı alınmamış bir evde Üniversite Sınavı’na hazırlandım.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım.
Fakat yeniden arandığımı öğrendim.
Üniversiteye kayıt yaptırabilmek için askerlik şubesinden ilişiksizlik belgesi almam gerekiyordu. Memlekete dönsem hakkımdaki gıyabi tevkif kararının uygulanmasından korkuyordum.
Son çare DMMA Elektronik Mühendisliği'ndeki kaydımı esas alarak Kayseri Askerlik Şubesi’ne başvurdum.
Görevli komutanın adını bugün hatırlamıyorum. Ancak tedirginliğimden durumu anlamış olduğunu düşündüğüm halde belgeyi verdi.
Üniversiteye kaydımı yaptırdım.
Parasızdım ama umurumda değildi.
Uğruna canımızı, kanımızı esirgemediğimiz devletime başvurdum.
O günün parasıyla Kredi ve Yurtlar Kurumu bana ayda 50 lira kredi bağladı.
İki-üç ay sonra sarı bir zarf geldi.
Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan alınan bilgiye göre “anarşik olaylara karıştığım anlaşıldığından” kredim kesilmişti.
“Vay be!” dedim.
Devletim, yoksul bir Anadolu çocuğundan 50 liralık eğitim kredisini bile esirgiyordu.
Neyse…
Ankara Terminali’nde, rahmetli Mustafa Çalık’ın dayısı rahmetli Nurettin Çalık’ın PAN Turizm’inde gece kâtipliği yapmaya başladım.
Sabahları ise anfide en ön sıraya geçip ders dinledim.
Hukuk Fakültesi’ni bitirdim.
Hemşehrim ve o dönem avukatım olan M. Oltan Sungurlu Adalet Bakanı olsa bile hâkim veya savcı olmayı aklımdan bile geçirmedim.
Çünkü devletim beni fişlemişti.
Aradan 46 yıl geçti.
Bugün geriye dönüp baktığımda 12 Eylül’den öğrendiğim en önemli şeyin yalnızca bir askerî darbenin hikâyesi olmadığını düşünüyorum.
Asıl mesele, devletin ve statükonun kendisini koruma biçimidir.
Benim gözlemim şudur:
Devletler ve rejimler, zamanın şartlarına ve konjonktüre göre otorite açısından tehdit veya risk olarak gördükleri farklı siyasi akımları ve toplum kesimlerini tasfiye ederler.
Dün “makbul vatandaş” olan, bugün “sakıncalı” olabilir.
Dün itilip kakılan, yarın makbul vatandaş haline gelebilir.
Kategoriler değişir.
Etiketler değişir.
Aktörler değişir.
Ama statükoyu koruma refleksi devam ederse, aynı hikâye başka kuşakların başına yeniden gelebilir.
İşte bu yüzden 12 Eylül benim için yalnızca 12 Eylül 1980 değildir.
Ben o günü 18 yaşında yaşadım.
Beni evimden aldılar.
Babamı benimle birlikte götürdüler.
İki defa 90 günlük gözaltı yaşadım.
Fişlendim.
Eğitim kredim kesildi.
Ama bütün bunların arasında, buz gibi bir salonda bana Atatürk’ü anlattırdılar.
Belki de 12 Eylül’ün en ironik sahnesi buydu:
Devlet beni “anarşist” diye tutuklamıştı; sonra bana Atatürk’ü anlattırarak beni “makbul vatandaş” yapmaya çalışıyordu.
O günlerden sonra öğrendiğim gerçek ise çok daha başkaydı:
Devletin görevi makbul veya itilmiş-kakılmış vatandaş üretmek değil, özgür vatandaşlarının hukukunu korumaktır.
46 yıl sonra bugün hâlâ 12 Eylül’ü konuşuyorsak, belki de asıl meselemiz geçmişi hatırlamak değil;
aynı zihniyetin başka isimler, başka gerekçeler ve başka düşmanlar üreterek yeniden ortaya çıkmasını engellemektir.
Çünkü darbeler yalnızca tanklarla gelmez.
Bazen darbelerin en kalıcı mirası, insanların zihnine yerleştirilen “makbul vatandaş” ve “sakıncalı vatandaş” ayrımıdır.
İşte Türkiye’nin gerçek demokratikleşmesi, işte bu ayrımın tamamen ortadan kaldırılması ve hukukun hakim olmasıyla başlayacaktır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü