DEMOKRATİK DEĞİŞİM

Tarihin Tekerleği Türkiye’den Yana mı Dönüyor?

Cumhuriyet’in birinci yüzyılını geride bıraktık. Kurtuluş Savaşı’nı verdik, Cumhuriyet’i kurduk, imparatorluktan ulus-devlete geçişin sancılarını yaşadık. Tek partili dönemden çok partili hayata geçtik.

Cumhuriyet’in birinci yüzyılını geride bıraktık.
Kurtuluş Savaşı’nı verdik, Cumhuriyet’i kurduk, imparatorluktan ulus-devlete geçişin sancılarını yaşadık. Tek partili dönemden çok partili hayata geçtik. Darbeler, ekonomik krizler, siyasi çatışmalar, sağ-sol kavgaları, laiklik tartışmaları, kimlik gerilimleri, bölünme ve parçalanma korkuları yaşadık.

Bazen birbirimize karşı çok ağır suçlamalarda bulunduk.
Ama bütün bunlara rağmen bugün artık başka bir Türkiye var.
Belki de ilk defa, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Tarih gerçekten Türkiye’nin önüne yeni bir fırsat mı koyuyor?
Bence evet.

Fakat hemen arkasından çok daha önemli ikinci soruyu sormamız gerekiyor:
Biz bu fırsatı değerlendirecek zihinsel, siyasal ve kurumsal kapasiteye sahip miyiz?

BİRİNCİ YÜZYILIN MİRASI HEPİMİZİNDİR
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yeni rejimin toplumsal tabanının bugünkü anlamıyla geniş ve hazır olduğunu söylemek mümkün değildi. İmparatorluk bakiyesinden çıkan, nüfusunun ezici çoğunluğu köylerde yaşayan, ekonomik üretimin büyük bölümünü tarımdan sağlayan, eğitim seviyesi son derece düşük ve savaşlardan yorgun bir toplumdan söz ediyoruz.

Buna rağmen bir yüzyıl içinde olağanüstü bir toplumsal dönüşüm yaşandı.
Türkiye köyden şehre, tarımdan sanayiye, kapalı ekonomiden dış ticarete, geleneksel toplumdan modern ve karmaşık bir topluma doğru ilerledi.

Bugün yaklaşık 1,7 trilyon dolarlık bir ekonomik büyüklükten, 35 milyonluk bir istihdam ordusundan, yedi yüz milyar dolarlık dış ticaretten, 65 milyar dolar düzeyine ulaşan turizm gelirlerinden, çeşitlenmiş üretim kapasitesinden, güçlü bir savunma sanayisinden ve bölgesel ölçekte önemli bir askeri kapasiteden söz edebiliyoruz.

Elbette bütün bunların yanında başta gelir ve servet dağılımı olmak üzere ciddi ekonomik, hukuki, kurumsal ve demokratikleşme sorunlarımız var.

Fakat burada önemli olan başka bir şey.
Birinci yüzyılda elde ettiğimiz başarılar herhangi bir siyasi partinin tapulu malı değildir. Eksikliklerimiz de aynı şekilde bir kesime ciro edemeyeceğim, müşterek başarısızlıklarımızdır.
Bütün bunlar sadece ne iktidarların, ne sadece muhalefetin, ne sadece Cumhuriyetçilerin, ne sadece muhafazakârların eseridir.

Bu ülkenin bütün siyasi ve toplumsal kesimleri, doğrularıyla yanlışlarıyla bu hikâyenin içindedir.
O halde artık geçmişin bütün hesaplarını bugünün hesabına taşımaktan vazgeçebilir miyiz?

ESKİ KAVGALARLA YENİ DÜNYA OKUNAMAZ
Asıl tehlike burada başlıyor.
Dünya değişirken biz hâlâ birbirimizi yüz yıl önceki kategorilerle tanımlamaya çalışırsak, geleceği kaçırabiliriz.
Bir taraf hâlâ diğer tarafı “Cumhuriyet düşmanı” olarak görüyor.
Diğer taraf hâlâ karşısındakini “eski düzenin temsilcisi” olarak görüyor.

Bir kesim geçmişin travmalarını, başka bir kesim kendi tarihsel mağduriyetlerini bugünün siyasi kimliğinin merkezine yerleştiriyor.

Oysa tarih bize şunu söylüyor:
Büyük fırsatlar, geçmişin kimlik hesaplaşmalarına saplanan toplumların önünden sessizce geçip gider.
Bugün Türkiye’nin etrafındaki coğrafyaya bakalım.
Orta Doğu yeniden şekilleniyor.
Akdeniz yeni enerji, ticaret ve güvenlik denklemlerinin merkezlerinden biri haline geliyor.
Balkanlar hâlâ büyük güç rekabetlerinin kesişme alanı.
Kafkaslar yeni ulaşım ve enerji koridorlarının üzerinde.

Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ise yalnızca kültürel bir akrabalık alanı değil; enerji, ulaştırma, ticaret, teknoloji ve jeopolitik açısından giderek daha önemli bir bölge.
Bütün bu coğrafyalarda Türkiye’nin önünde hem fırsatlar hem de ciddi riskler var.

TARİHİN TEKERLEĞİ DÖNÜYOR; AMA NEREYE?
İşte asıl mesele burada.
Tarih hiçbir ülkeye otomatik olarak başarı vermez.
Jeopolitik fırsat, ancak onu okuyabilecek akıl varsa fırsata dönüşür.
Ekonomik güç, ancak doğru kurumlarla desteklenirse siyasi güce dönüşür.
Askerî güç, doğru diplomasiyle birleşmezse güvenlik üretmek yerine yeni riskler doğurabilir.
Genç ve dinamik nüfus, nitelikli eğitim sistemi olmadan avantaj değil, zaman içinde ağır bir probleme dönüşebilir.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki en büyük soru artık “Kim iktidarda?” sorusu değildir.

Elbette iktidar önemlidir.
Ama ondan daha önemli bir soru vardır:
Türkiye nasıl bir devlet aklıyla hareket edecek?
Dünyayı sloganlarla mı okuyacağız, verilerle mi?

Yeni ittifakları eski düşmanlıkların devamı olarak mı değerlendireceğiz, yoksa değişen güç dengelerini soğukkanlılıkla mı analiz edeceğiz?

Kendi içimizdeki siyasi rekabeti devlet kapasitesini tüketen bir savaşa mı dönüştüreceğiz, yoksa rekabeti daha kaliteli yönetim ve daha güçlü kurumlar üretmenin aracına mı çevireceğiz?

İKİNCİ YÜZYILIN İHTİYACI: MUHAKEME
Bence Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey yeni bir slogan değil.

Yeni bir muhakeme biçimidir. Daha fazla bilgi. Daha kaliteli eğitim. Daha güçlü hukuk. Daha öngörülebilir kurumlar. Daha rasyonel ekonomi politikaları.
Daha nitelikli diplomasi.

İşte bütün bunların üzerinde, olayları kendi ideolojik konfor alanımızdan değil, gerçekliğin kendisinden okuyabilme becerisi.
Çünkü önümüzdeki dönem, geçmiş dönemlerden daha karmaşık olacak.
Tek bir güç merkezi olmayacak.

ABD, Çin, Avrupa, Rusya ve bölgesel güçler arasındaki rekabet Türkiye’nin etrafındaki bütün coğrafyayı etkileyecek.

Böyle bir dünyada Türkiye’nin ne sürekli birilerinin peşinden gitme lüksü vardır ne de dünyadan koparak kendi başına yeterli olduğunu düşünme imkânı.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey akılcı bir merkez ülke stratejisidir.

FIRSATLAR VAR; PEKİ HAZIR MIYIZ?
Belki de Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı, birinci yüzyıldan çok daha büyük imkânlar taşıyor.
Fakat aynı ölçüde büyük riskler de taşıyor.
Tarih bize bir kapı açıyor olabilir.

Ama o kapıdan geçmek için önce zihinsel bagajımızın bir bölümünü geride bırakmamız gerekiyor.
Birinci yüzyılın kavgalarını unutmak değil…
Onları bilimsel hafızaya dönüştürmek.
Kim haklıydı tartışmasını sonsuza kadar sürdürmek değil…
Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu soğukkanlılıkla tespit etmek.
Birbirimizi yenmeye çalışmak değil…
Türkiye’nin geleceğini kazanmak.

Çünkü artık mesele Cumhuriyet’in birinci yüzyılında kimin kazandığı değildir.

Mesele, ikinci yüzyılda Türkiye’nin kazanıp kazanamayacağıdır.
Tarihin tekerleği gerçekten Türkiye’den yana dönüyor olabilir.

Fakat tarihin tekerleği fırsatları önümüze kadar getirir; onu doğru yöne çevirmek ise bizim aklımıza, irademize ve kurumlarımıza kalır.

Şimdi asıl soru şudur:
Türkiye, tarihin kendisine sunduğu bu fırsatı okuyabilecek kadar akıllı; değerlendirebilecek kadar hazırlıklı ve taşıyabilecek kadar kurumsal bir kapasiteye sahip mi?

Bence Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının hepimizin en büyük sorumluluğu ve en büyük sınavı tam da budur.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
23.08.2026
Bu makale 130 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!