Türkiye'de yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları neredeyse siyasetin değişmeyen gündemlerinden biridir. İktidarıyla, muhalefetiyle; merkezi yönetiminden yerel yönetimine kadar hemen her siyasi aktör, farklı dönemlerde benzer suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır.
Bu durumun tarihî ve sosyolojik sebepleri elbette vardır. Devletin ekonomik ve siyasal hayatın merkezinde bulunduğu ülkelerde siyaset, kaçınılmaz olarak kamu kaynaklarının yönetimi üzerinden şekillenir. Dolayısıyla kamu kaynaklarının kullanımı hakkındaki tartışmalar da siyasetin doğal bir parçası hâline gelir.
Ancak burada asıl dikkat çekmek istediğim husus, yolsuzluk iddialarının kendisinden ziyade, bu iddialar karşısında sergilenen çifte standarttır.
Bugün Türkiye'de insanlar çoğu zaman ilkelere göre değil, taraflara göre düşünmektedir.
Kendi siyasi mahallesinden biri hakkında iddia ortaya atıldığında ceza hukukunun evrensel ilkeleri hatırlanmakta; masumiyet karinesi, lekelenmeme hakkı, şüpheden sanığın yararlanması, tutuklamanın istisna olması gibi ilkeler büyük bir hassasiyetle savunulmaktadır.
Aynı kişiler, karşı siyasi görüşten biri hakkında benzer iddialar gündeme geldiğinde ise henüz soruşturma tamamlanmadan, hatta çoğu zaman somut deliller ortaya konulmadan peşin hükümler verebilmektedir.
Tersi de aynı ölçüde doğrudur.
Bu yaklaşım hukuk devleti açısından da, demokrasi açısından da sağlıklı değildir.
Bir hukukçu olarak açıkça ifade etmek isterim ki; ceza hukukunun evrensel ilkeleri pazarlık konusu yapılamaz.
Hiç kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez.
Mahkûmiyet için şüpheye yer bırakmayacak kesin ve hukuka uygun deliller gerekir.
Tutuklama bir cezalandırma yöntemi değil, ancak zorunlu hâllerde başvurulabilecek istisnai bir koruma tedbiridir.
Bu ilkeler yalnızca sanıkları korumaz; aslında toplumun tamamını, hukuk düzenini ve devletin meşruiyetini korur.
Bunlardan taviz verilmesi, yarın herkes için tehlikeli sonuçlar doğurur.
Ancak burada çok önemli bir ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir.
Ceza hukukunun ölçütleri ile siyasetin ölçütleri aynı değildir.
Siyaset, sadece mahkeme salonlarında verilen kesinleşmiş hükümlerle yetinemez.
Çünkü siyasetin meşruiyeti yalnızca hukuka değil, aynı zamanda kamu vicdanına, güvene ve ahlaki itibara dayanır.
Kamu adına görev yapan bir siyasetçiden beklenen sadece suç işlememesi değildir.
Şeffaf olmasıdır.
Hesap verebilmesidir.
Mal varlığını makul biçimde açıklayabilmesidir.
Hayat tarzı ile gelir düzeyi arasında izah edilemeyen çelişkiler oluşturmamasıdır.
Görevini kişisel zenginleşmenin aracı hâline getirmediğine toplumu ikna edebilmesidir.
Çünkü siyasette güven, mahkeme kararından önce başlar.
Hukuken beraat etmiş olmak ile siyaseten güven vermek her zaman aynı şey değildir.
Bir davranış ceza hukuku bakımından suç oluşturmayabilir; buna rağmen siyasi etik bakımından kabul edilemez bulunabilir.
Demokratik toplumlarda bunun adı "siyasi sorumluluk"tur.
İşte tam da bu nedenle siyaset, yolsuzlukla mücadeleyi yalnızca kesinleşmiş mahkûmiyet kararlarına indirgememelidir.
Aksi hâlde siyasal ahlak tamamen ceza mahkemelerine havale edilmiş olur.
Oysa hukuk suçu yargılar; siyaset ise güven üretmek zorundadır.
Türkiye'nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey, kişilere göre değişen hukuk ve adalet anlayışından kurtulmaktır.
Bir kişi bizim siyasi görüşümüze yakın diye ceza hukukunun arkasına saklanmak; rakibimiz olduğunda ise en küçük iddiayı kesin hüküm gibi sunmak, hukuk devleti bilinci değildir.
Bu yalnızca ideolojik tarafgirliktir.
İlke sahibi olmak, aynı ölçüyü dost için de rakip için de uygulayabilmektir.
Masumiyet karinesi herkes içindir.
Şeffaflık yükümlülüğü de herkes içindir.
Hukukun güvenceleri de evrenseldir.
Siyasi hesap verebilirlik de evrensel olmalıdır.
Gerçek hukuk devleti, ceza hukukunun ilkelerini tavizsiz korurken; gerçek demokrasi ise siyaset kurumunu yüksek ahlaki standartlara tabi tutabilen rejimdir.
Bu iki alan birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Ceza hukukunun ilkeleriyle siyasetin etik kriterlerini birbirine karıştırdığımız sürece ne hukuku koruyabiliriz ne de temiz siyaseti inşa edebiliriz.
Bugün ihtiyacımız olan şey, taraflara göre değişen hükümler değil; ilkelere göre işleyen bir hukuk ve aynı ilkelere göre şekillenen bir siyaset anlayışıdır."
SON SÖZ: Mahkemeler suçluluğa karar verir; millet ise güvenilirliğe. Hukuk adaleti korur, siyaset ise sosyal rıza ve güven üretmek zorundadır. Bu iki alanı birbirine karıştırmak, hem hukuka hem demokrasiye zarar verir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü