Pazar yazıları...
Düşünsel kapasiteniz o kadar düşük ki, karmaşık ekonomik süreçleri ve çok daha girift finansal mekanizmaları dogmatik zihin kodlarınız ve ideolojik ezberleriniz yüzünden kavrayamıyorsunuz.
Fare tuzağındaki büyük kalıp peynirlere atladınız; şimdi kendi kurduğunuz tuzağın ve yarattığınız soygun enkazının altında kaldınız.
İşte tam da bu yüzden, bugüne kadar her sıkıştığınızda imdadınıza yetişen “dış güçler” senaryosunu bile artık yazamıyorsunuz!
Beyninizi biraz zorlayın; belki ne dediğimizi anlarsınız!
Çünkü mesele yalnızca birkaç fon yöneticisinin, finansal aracının veya piyasa aktörünün gerçekleştirdiği iddia edilen usulsüzlükler değildir. Mesele, bütün bu mekanizmaların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan zihniyetin, ekonomik gerçeklikle kurduğu sorunlu ilişkidir.
Tekrar hatırlayalım!
Sayın Cumhurbaşkanı, 16 Ekim 2026 tarihinde yaptığı konuşmada sermaye piyasalarını, tasarruf sahipleriyle reel sektör arasında bir finansman köprüsü olarak tanımlıyor; borca dayanmayan, faizsiz ve ortaklık esaslı bir finansman modelini özellikle kıymetli bulduğunu ifade ediyordu.
İlk bakışta son derece makul görünen bu yaklaşımın neresinde sorun var?
Elbette tasarrufların yatırıma dönüşmesi, ortaklığa dayalı finansman modellerinin gelişmesi ve üretimin finansmanında alternatif kanallar oluşturulması son derece değerlidir. Faizsiz finansman da kendi kuralları, araçları ve risk paylaşımı mekanizmalarıyla finansal sistemin bir parçası olabilir.
Ancak asıl sorun, bir finansman modelinin faizsiz olmasını, onun kendiliğinden ahlaklı, güvenilir, adil ve risksiz olduğu anlamına gelen bir zihinsel kabule dönüştürmektir.
İşte felaketin başladığı yer burasıdır!
Ekonomide niyetlerin değil, mekanizmaların sonuçları belirleyicidir. Sermayenin hangi adla toplandığı değil, nasıl değerlendirildiği önemlidir. Bir işlemin faizsiz olarak tanımlanması, onu piyasa risklerinden, manipülasyondan, çıkar çatışmalarından ve dolandırıcılık ihtimalinden muaf tutmaz.
Çünkü finansal sistemin temel güvence mekanizması dinî veya ideolojik etiketler değil; hukuktur, şeffaflıktır, bağımsız denetimdir, kurumsal sorumluluktur ve hesap verebilirliktir.
Siz ise bütün bu karmaşık ilişkileri tek bir kavrama, FAİZSİZLİK olgusuna indirgeyerek ekonomik gerçekliği ideolojik bir kalıba sığdırmaya çalışıyorsunuz.
Oysa piyasa ekonomisi, temennilerle değil, kurallarla çalışır!
Sermaye piyasalarında güven, yatırımcının karşısına hangi kavramların çıkarıldığıyla değil; parasının hangi varlıklara yatırıldığı, bu varlıkların nasıl değerlendiği, fiyatların hangi yöntemlerle oluştuğu ve olası zararların kimler tarafından üstlenildiğiyle ilgilidir.
Bir tarafta milyarlarca liralık fon büyüklükleri, karmaşık finansal araçlar, teminat ilişkileri ve birbirine bağlı piyasa aktörleri; diğer tarafta bunları denetlemekle görevli kurumlar ve tasarruflarını emanet eden milyonlarca insan var.
Böylesine karmaşık bir yapıyı yönetirken bilimsel bilgi, finansal okuryazarlık, bağımsız denetim ve güçlü hukuk kurumları yerine ideolojik aidiyetlere, iyi niyet söylemlerine ve faizsizlik takıntısına güveniyorsanız, ortaya çıkacak sonuçlara da şaşırmayacaksınız!
Üstelik burada çok daha vahim bir çelişki var.
Sermaye piyasalarının tasarruf sahipleriyle reel sektör arasında köprü olması gerektiğini söylüyorsunuz. Peki, o köprünün taşıyıcı kolonları olan hukuk, denetim, ehil ve zaaflarına teslim olmayacak kadroları, şeffaflık ve kurumsal güvenilirlik zayıflatılmışsa, üzerinden hangi sermayeyi, hangi tasarrufu, hangi üretimi taşıyacaksınız?
Somut örnek mi istiyorsunuz? Son 4 yılda "faizsiz finansman" sevdasıyla SPK'nın halka arz izni verdiği 179 şirketin geriye doğru göstergelerine ve 41 şirketin fon dolandırıcılığına vasıta yapılan işlemlerine bakınız.
Demek ki köprünün üzerine faizsiz yazmak, onun sağlam olduğunu göstermez!
Kaldı ki şimdi de ortaya çıkan finansal skandalların ardından bütün sorumluluğu birkaç kişiye yükleyerek meseleyi kapatmak da artık mümkün değildir. Asıl sorulması gereken, bu büyüklükteki risklerin nasıl biriktiği, denetim mekanizmalarının neden zamanında çalışmadığı, aksine soyguna şerik olduğu ve kamusal sorumluluk taşıyan kurumların neden etkili bir koruma sağlayamadığıdır.
İşte bu soruların cevabı, bizi tek tek kişilerin ötesine, yönetim anlayışının ve kurumsal mimarinin sorgulanmasına götürüyor.
Bir ülke, ekonomik gerçekliği ideolojik ezberlerle yönetemez. Finansal güveni dogmatik sloganlarla inşa edemez. Hukukun yerine sadakati, bilimin yerine dogmayı, denetimin yerine temenniyi koyarak sermaye piyasalarını ayakta tutamaz.
Daha da önemlisi, "finansal 15 Temmuz'un arkasında İsrail var" türünden, her başarısızlığın ardından bir dış düşman arayarak kendi zihinsel ve kurumsal zaaflarınızdan kurtulamazsınız.
Farkında mısınız artık toplumun satın alacağı “dış güçler” senaryosu bile yazamıyorsunuz!
Çünkü bu defa karşınızda başka bir ülkenin müdahalesi, uluslararası bir komplo veya görünmeyen bir düşman yok. Karşınızda kendi kurduğunuz ve nemalandığınız sistemin zaafları, kendi tercihlerinizin sonuçları ve yıllardır görmezden geldiğiniz ekonomik gerçeklik var.
Unutmayın!
FAİZSİZLİK, HUKUKSUZLUĞUN PANZEHİRİ DEĞİLDİR. İYİ NİYET, DENETİMİN ALTERNATİFİ DEĞİLDİR. İDEOLOJİK DOĞRULAR, EKONOMİK GERÇEKLERİ DEĞİŞTİRMEZ!
Bir ülkeyi yönetmek, kendi sübjektif doğrularınıza herkesi inandırmak değil; gerçeklerin karşısında kendi yanlışlarınızı görebilecek düşünsel cesarete sahip olmaktır.
Belki de artık ihtiyacınız olan şey, yeni bir "dış güçler" senaryosu değil, kendi zihin kodlarınızla yüzleşebilecek bir muhakeme kapasitesidir!
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü