İnsanı anlamaya çalışıyoruz.
Ama elimizdeki veriler, aslında ne kadar az şey bildiğimizi gösteriyor.
Bugün nörobilim bize şunu söylüyor: İnsan beyni yaklaşık 86 milyar nörondan oluşuyor. Bu nöronların her biri binlerce bağlantı kuruyor. Ortaya çıkan bağlantı sayısı, evrendeki yıldız sayısından bile daha büyük olabilecek bir karmaşıklık üretiyor.
Bu devasa sistemin nasıl çalıştığını çözmeye çalışıyoruz. Ama henüz yolun çok başındayız.
Bilim insanları, tüm sinir sistemi yalnızca 302 nörondan oluşan bir solucanın beyin bağlantılarını ancak yakın zamanda tam olarak haritalayabildi. Buna rağmen bu basit organizmanın davranış ve farklı tercihlerini eksiksiz biçimde matematiksel bir modele dökebilmiş değiliz.
Daha da çarpıcısı: yaklaşık 140 bin nörona sahip meyve sineğinin beyni 2024 yılında ilk kez tamamen haritalandı. Bu, bilim tarihinin en büyük beyin haritalama başarısı olarak kabul ediliyor. Ama bu harita bile sineğin davranış ve tercihlerini tam olarak açıklamaya yetmiyor.
Başka bir ifadeyle:
Bir meyve sineğinin zihnini bile tam olarak çözememiş durumdayız.
Buna karşılık insan, 86 milyar nöronluk bir sistemle düşünür, planlar, karar verir, inanır, şüphe eder, korkar, umut eder. Bugün itibariyle bu karmaşık sistemin nasıl bilinç ürettiğini hâlâ bilmiyoruz.
Bu noktada temel bir soru ortaya çıkıyor:
Kendi zihnimizin nasıl çalıştığını bilmezken, mutlak hakikati temsil etmek iddiasında bulunabilir miyiz?
Kaynağı felsefi, dini veya ideolojik olsun fark etmez; dogmatik düşünce tam olarak burada devreye giriyor.
Bilgi eksikliğimizi ilhamla, sezgiyle dolduruyoruz.
Belirsizlik kaygımızı inançla kapatıyoruz.
Bilinmeyeni ise "hikmet" çıkarımı veya ön kabullerle kesinlik olarak sunuyoruz.
Mitolojik düşünme döneminin mutlaklıkları sonrası milentumların belirgin özelliği şuydu:
Bilmediğimiz şeyleri açıklamak için; felsefi okullar, dini öğretiler ve ideolojik ön kabullerden hareketle olanı ve olacak olanları kapsayacak şekilde kesin doğrular ilan etmek.
Bugün bilim tam tersini yapıyor.
Bilim, bildiklerinden çok bilmediklerini büyütüyor.
Her keşif, yeni bir cehalet alanı açıyor.
Her ilerleme, mutlaklık iddiamızı biraz daha zayıflatıyor.
Bu nedenle bilimsel düşünce doğası gereği mütevazıdır.
Dogmatik düşünce ise doğası gereği taşkın ve kibirlidir.
Bilim “bilmiyoruz” der.
Dogmatik “kesin biliyoruz” der.
Bilim soru sorar.
Dogmatik hazır cevaplar verir.
Bilim ihtimallerle konuşur.
Dogmatik mutlak doğruyu bildiği iddiasıyla konuşur.
Oysa insan zihni ihtimallerden oluşur.
Kararlarımız, tercihlerimiz nöronlar arası bağlantıların sürekli değişen dinamiklerinden doğar.
Bugün doğru bildiğimiz şey, yarın yanlış çıkabilir.
Bugün kesin dediğimiz şey, yarın revize edilebilir.
Bu bir zayıflık değil; insanlığın en büyük gücüdür.
Çünkü kesinlik ilerlemeyi durdurur.
Şüphe ise düşünceyi canlı tutar.
Evren hakkında bilgimiz sınırlı.
Bilinç hakkında bilgimiz çok sınırlı.
İnsan hakkında bilgimiz daha da sınırlı.
Bu durumda geleceğe dair mutlak öngörülerde bulunmak, bilimsel bir faaliyet değil; anlam üretme çabasıdır.
Bu çaba değerlidir, ama asla kesin değildir.
Belki de insanlık için en sağlıklı zihinsel tutum şudur:
Kesin inanç yerine güçlü ama geçici kanaatler.
Mutlak doğrular yerine test edilebilir fikirler.
Dogmalar yerine sürekli revizyon.
Çünkü 302 nöronlu bir solucanı bile tam anlamamış bir türün, 86 milyar nörona sahip insan beyni ve zihni adına mutlak hakikat ilan etmesi, bilgiden çok inanca, bilimden çok mitolojiye, akıldan çok dogmaya yakındır.
Belki de YENİ TÜRKİYE AYDINLANMASI döneminde gerçek bilgelik, bildiklerimizin değil, bilmediklerimizin büyüklüğünü fark ettiğimiz yer ve anda başlayacaktır.
Çünkü düşünüyor veya tasavvur ediyorum ki, Allah'ın en büyük nimet ve ayeti; KAİNAT BİLGİSİ OLAN BİLİM ve AKILDIR...
İyi pazarlar dileklerimle arz ederim...
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü