DEMOKRATİK DEĞİŞİM

Mutlak Hakikatin Esirleri: Türkiye'de Siyasal Aidiyetlerin Aklı Teslim Alması

Türkiye'nin son yıllardaki siyasi atmosferine bakınca ilk göze çarpan şey gerilimin şiddeti oluyor. Ancak asıl dikkat çekici olan, bu gerilimin hangi konuda yaşandığı değil; insanların onu nasıl yaşadığıdır.

Türkiye'nin son yıllardaki siyasi atmosferine bakınca ilk göze çarpan şey gerilimin şiddeti oluyor.
Ancak asıl dikkat çekici olan, bu gerilimin hangi konuda yaşandığı değil; insanların onu nasıl yaşadığıdır.

Bir seçim...
Bir yargı kararı...
Bir belediye operasyonu...
Bir parti içi mücadele...
Bir liderin açıklaması...

Normal şartlarda demokratik toplumlarda tartışma konusu olacak olaylar, Türkiye'de kolaylıkla varlık-yokluk savaşına dönüşebiliyor.
Çünkü uzun süredir siyaset üretmiyor, cepheleşiyoruz.
Düşünmüyor, saf tutuyoruz.
Muhakeme etmiyor, taraf seçiyoruz.
Bu nedenle bugün yaşadığımız krizlerin önemli bir bölümü siyasi olmaktan çok zihinsel bir karakter taşıyor.

Sorun yalnızca neye inandığımız değil, nasıl inandığımızdır.
Modern politik psikoloji, insanların siyasi tercihlerinin çoğu zaman rasyonel değerlendirmelerden değil, grup aidiyetlerinden beslendiğini söylüyor.
İnsanlar çoğu zaman bir fikri doğru olduğu için savunmuyor.
O fikri savunan grubun üyesi oldukları için savunuyor.
Bu durum Türkiye'de çok daha güçlü biçimde yaşanıyor.

Çünkü bizde siyaset yalnızca iktidarın nasıl kullanılacağına ilişkin bir tartışma alanı değil; aynı zamanda kimlik, statü, tarih, kültür mücadelesi ve hepsinden daha önemlisi kamu kaynaklarını paylaşma, yağmalama kavgası olarak yaşanıyor.
Bu nedenle siyasi tartışmalar çoğu zaman ekonomi, hukuk veya kamu politikaları üzerinden değil; aidiyetler ve imtiyaz savaşları üzerinden yürütülüyor.
Bu kirli savaşta haklı olmak değil, hangi tarafta durduğunuz daha da önem kazanıyor.

Türkiye'nin son yirmi beş yılına biraz mesafeden bakıldığında aslında ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Uzun yıllar boyunca devletin merkezinde bulunan siyasal ve kültürel çevreler, kendilerini Cumhuriyet'in, modernleşmenin ve ilerlemenin doğal temsilcileri olarak gördüler.

Bu yaklaşım zamanla belirli bir siyasal konfor alanı üretti. Kendi doğrularını ülkenin doğruları, kendi tercihlerini toplumun doğal yönü olarak kabul eden bir zihniyet oluştu.
Ancak toplumun geniş kesimleri farklı düşünüyordu.
Sonunda taşradan yükselen yeni bir siyasal merkez ortaya çıktı.

Bu yeni merkez, eski seçkinci yapıya karşı demokratik meşruiyet iddiasıyla güç kazandı, önemli ölçüde başarılı da oldu.
Fakat tarihin ironisi burada başladı.
Dün eski merkezin yaptığı hataları eleştirenler, zamanla yeni merkezin paylaşım ve konfor alanlarını oluşturmaya başladılar.
Dün "milletin iradesi" adına mücadele edenler, bugün kendi siyasi pozisyonlarını milletin iradesiyle özdeşleştirme eğilimi gösterebiliyor.

Dün "vesayet" eleştirisi yapanlar, kendi çevrelerine yönelik eleştirileri çoğu zaman ihanet olarak yorumlayabiliyor.
Çünkü mesele kişilerden çok daha derin bir yere dayanıyor: İktidar değişiyor ama mutlak hakikat arzusu değişmiyor.

Bugün Türkiye'de hem eski statükonun hem yeni statükonun taraftarları benzer bir psikolojik refleks gösteriyor.
Kendi taraflarının hatalarını tevil ve izah etmeye çalışıyorlar.
Tam aksine karşı tarafın doğrularını da görmezden geliyorlar.
Rakiplerini yalnızca yanlış değil, aynı zamanda ahlaken çürümüş ve hain ilan ediyorlar.

Daha da önemlisi, kendi siyasi pozisyonlarını ülkenin geleceğiyle özdeşleştiriyorlar.
Bu yüzden seçimler demokratik rekabet olmaktan çıkıyor.
Bir taraf için "Cumhuriyet, laiklik elden gidiyor."
Diğer taraf için "Millet iradesi ve değerlerimiz yok sayılıyor."

Her iki söylem de taraftarları sürekli alarm halinde tutuyor.
Sürekli alarm hali ise muhakemeyi zayıflatıyor.
Korku ve öfke üzerine kurulu siyaset, taraftar üretmekte başarılı olabilir. Ama sağlıklı vatandaş üretmekte başarılı olamaz.

Belki de bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı yeni bir siyasi parti değildir. Yeni bir slogan da değildir.
Daha çok ihtiyaç duyduğumuz şey zihinsel bağımsızlıktır. Desteklediğimiz partiyi eleştirebilmek...
Beğenmediğimiz insanların bazen doğru şeyler söyleyebileceğini kabul edebilmek...

Siyasi liderleri kutsallaştırmadan destekleyebilmek, hiçbir siyasi aidiyeti hakikatin yerine koymamak...
Çünkü hakikat bir partinin genel merkezinde oturmaz.
Bir liderin konuşmalarında saklı değildir.
Bir ideolojinin tekelinde de değildir.

Hakikat ancak farklı görüşlerin özgürce tartışılabildiği, insanların hata yapabileceğini kabul ettiği ve hiçbir grubun kendisini tarihin sahibi ilan etmediği ortamlarda ortaya çıkar.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, iktidarın kimde olduğu meselesinden önce, aklın kimin elinde olduğu meselesidir.
Eğer aklımızı siyasi aidiyetlerimize teslim edersek, hangi parti kazanırsa kazansın kaybeden yine toplum olacaktır.

Çünkü fanatizm taraf değiştirir.
Dogmatizm kıyafet değiştirir.
Statükolar el değiştirir.
Fakat hakikatin yerini aidiyet aldığında, değişmeyen tek şey kutuplaşmanın kendisi olur.

Türkiye'deki sorun yalnızca iktidar-muhalefet çatışması veya parti içi mücadeleler değil; eski ve yeni statükoların kendi taraftarlarını "mutlak hakikat" anlatıları etrafında dogmatizmi tahkim ve mobilize etmesidir...

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
06.06.2026
Bu makale 118 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!