KİTLELERİN ZİHİNSEL KONFOR ALANLARI: HAKİKATTEN KAÇIŞIN GÖRÜNMEYEN YOLLARI
1. Bölümde ağırlıklı olarak düşünmeyi öğrenmenin önündeki bireysel engelleri saymıştık. Bu bölümde daha çok sosyal aidiyetler ve kitlesel sebeplere vurgu yapmaya çalışacağız.
Düşünmeyi öğrenmenin ilk şartı önce aklın eğitilmesi olduğu için, insan doğasından kaynaklanan eğilimler, yaşadığı sosyal çevrenin korunma zırhına sığınmanın konfor alanı da bu kapsamda değerlendirilmelidir.
İnsan zihni özgür düşünme kapasitesine sahip olduğu kadar, kendisini rahatsız edecek gerçeklerden kaçma eğilimine de sahiptir. Çünkü düşünmek; sorgulamayı, şüphe etmeyi, eski kanaatlerle hesaplaşmayı ve bazen yıllarca savunduğumuz düşüncelerin yanlış olabileceğini kabul etmeyi gerektirir. Bu ise zihinsel emek ve yüksek bir cesaret ister.
Bu nedenle insanlar çoğu zaman hakikatin peşinden gitmek yerine, kendilerini huzurlu ve güvende hissettikleri düşünsel sığınaklar inşa ederler. İşte bu sığınaklara “zihinsel konfor alanları” diyebiliriz.
Zihinsel konfor alanlarının en güçlü malzemesi, insanın duymak istediği şeyleri ona tekrar eden çevrelerdir. Aileler, dini cemaatler, sosyal gruplar, partiler, ideolojik çevreler, taraftar toplulukları ve günümüzde de dijital platformlar, bireyin kendi düşüncelerini sürekli onaylayan kapalı dünyalara, yankı odalarına dönüşebilir.
Bu noktadan sonra kişi artık gerçeği araştırmaz; kendi inandığı şeyleri destekleyecek sığınaklar aramaya başlar. Kendisiyle aynı düşünmeyen insanlar yanlış veya kötü niyetli kabul edilir. Farklı görüşler bir öğrenme fırsatı olmaktan çıkar, tam aksine ötekiler bir tehdit kaynağı olarak algılanır.
Böylece düşünce yerini kimliğe bırakır. İnsanlar bir fikri savunmaz hâle gelir; bir kimliği, bir ideolojiyi, bir grubu, bir lideri veya bir dünya görüşünü savunmaya başlar. Bir fikrin doğruluğu, delilleriyle değil, “bizden olup olmadığıyla” ölçülür.
Oysa ki, tarih boyunca toplumları ileri götüren büyük kırılmalar, insanların zihinsel konfor alanlarını terk edebilmesiyle mümkün olmuştur. Bilimsel ilerlemeler, felsefi atılımlar, demokratik gelişmeler ve büyük toplumsal dönüşümler; kabul edilmiş doğrulara karşı soru sorabilen, doğru düşünmeyi öğrenen insanların eseridir.
Buna karşılık, toplumların gerilediği dönemlerde ortak bir özellik dikkat çeker: Soruların yerini sloganlar, araştırmanın yerini rivayetler, delillerin yerini söylentiler, muhakemenin yerini ise aidiyetlere bağlılık duygusu alır.
En tehlikeli zihinsel konfor alanı, insanın kendisini hakikatin sahibi olarak görmesidir. Çünkü “Ben yanılıyor olabilirim” cümlesinin bittiği yerde, düşünce de büyük ölçüde bitmiş demektir.
Elbette hiçbir insan tüm önyargılarından tamamen kurtulamaz. Hepimiz ailemizin, kültürümüzün, yaşadığımız toplumun ve tecrübelerimizin etkisi altında düşünürüz.
Gerçek zihinsel olgunluk, önyargısız olmak değil; kendi önyargılarının farkına varabilecek kadar teyakkuzda olmaktır. Önyargılarımıza karşı "tetikte olma" hali son bulmuşsa, birey ve toplum olarak düşünsel olarak donmuşuz demektir.
Belki de modern insanın en büyük sorumluluğu, sürekli yeni bilgiler tüketmek değil, kendi zihnini denetleyebilmeyi öğrenmektir. Çünkü özgür bir toplumun temeli sadece ifade özgürlüğü değildir; aynı zamanda kendi inançlarını ve kanaatlerini sorgulayabilecek, dogmatizme kapı aralamayacak zihinsel cesarete sahip bireylerdir.
Bir toplumun geleceğini belirleyen en önemli unsur, o toplumu oluşturan bireylerin niceliksel olarak okur-yazarlık oranı, ne kadar eğitim aldığı, ne kadar yüksek sesle konuştuğu değil; ne kadar derin düşünebildiği, düşünmeyi öğrenebildiğidir. İşte bu sebeplerle formel eğitimin en yüksek statüsünü temsil eden "profesörlük" unvanını taşıyanlar bile doğru düşünmeyi öğrenememişse önyargılarına teslim olmuş demektir.
Buradaki problem uzmanı ve şöhret sahibi olduğu bilim dalına hakim olmamak değil, zihinsel olgunluğa ulaşmak için, aklın eğitilmesi ve düşünmeyi öğrenememiş olmasıdır.
Eminim ki, hepimizi şaşırtan kendi sahasında şöhret sahibi olmuş uzmanların bu türden ön yargılarına siz de şahit olmuşsunuzdur.
(Devam edecek...)