Türkiye'de ekonomi üzerine konuşan herkesin ortak bir gündemi var: Enflasyon, faiz, döviz kuru, para politikası, bütçe açıkları, asgari ücret, emekli maaşları ve hayat pahalılığı...
Hiç şüphesiz bunların tamamı önemlidir. Çünkü doğrudan milyonlarca insanın günlük hayatını etkiliyor.
Ancak asıl soru şudur:
Biz gerçekten ekonomiyi mi tartışıyoruz, yoksa küçülen bir pastanın nasıl paylaşılacağını mı?
Bugün televizyon ekranlarında, gazetelerde ve sosyal medyada yapılan tartışmaların büyük çoğunluğu, geniş kitlelerin sıkışmışlığı, geçim darlığı sebebiyle mevcut milli gelirin ve kamu kaynaklarının kimler arasında nasıl bölüştürüleceğine ilişkin tercihlere dairdir.
Oysa asıl mesele, o milli gelirin nasıl büyütüleceğidir.
Türkiye bugün yaklaşık 86 milyon nüfusa sahip.
Yaklaşık 63 milyon kişi çalışma çağında.
Buna karşılık kayıtlı ve kayıtsız istihdam edilen insan sayısı yaklaşık 32 milyon civarında.
Yaklaşık 17,5 milyon emeklimiz var.
Buna ilave olarak 5,5 milyon civarında kamu çalışanı bulunuyor.
Bu tablo tek başına bile bize önemli bir gerçeği gösteriyor.
Ekonomik olarak değer üreten kesim ile kamu kaynaklarından doğrudan pay alan kesim arasındaki denge giderek zorlaşıyor.
Bu durum hiçbir siyasi partinin tek başına oluşturduğu bir sorun değildir. Hepsi birden, yönettikleri dönem ölçüsünde sorumludurlar.
Bu durum, Türkiye'nin uzun vadeli yapısal problemidir.
Ne yazık ki biz ise günü kurtaran tartışmalarla oyalanıyoruz.
Dünyaya bakalım...
Amerika Birleşik Devletleri bile üretkenliğini artırabilmek için yapay zekâya yüz milyarlarca dolar yatırım yapıyor.
Avrupa ülkeleri yaşlanan nüfus, düşük verimlilik ve küresel rekabet baskısıyla yeni sanayi politikaları geliştirmeye çalışıyor.
Çin yalnızca ucuz iş gücüyle değil; robotik üretim, ileri teknoloji, elektrikli araçlar ve yapay zekâ yatırımlarıyla küresel üstünlüğünü pekiştirmeye çalışıyor.
Kısacası dünya artık ücret rekabetiyle değil, verimlilik rekabetiyle yol alıyor.
Biz ise hâlâ maaş artışlarının enflasyonun kaç puan üzerinde olacağını tartışıyoruz.
Bu elbette konuşulmalıdır.
Ama yalnızca bunu konuşmak, geminin güvertesindeki sandalyelerin yerini değiştirmekten ibarettir.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Türkiye önümüzdeki yirmi yılda hangi alanda dünyanın vazgeçilmez üreticilerinden biri olacaktır?
Hangi teknolojide söz sahibi olacağız?
Hangi yüksek katma değerli ürünü geliştireceğiz?
Hangi bilimsel bilgiye sahip olacağız?
Hangi küresel markaları çıkaracağız?
Hangi insan sermayesini yetiştireceğiz?
Bugün bu soruların hiçbirine güçlü ve ortak bir cevap veremiyoruz.
Ekonomide kalıcı refahın tek kaynağı üretkenliktir.
Üretkenliği artırmayan hiçbir ücret artışı kalıcı değildir.
Katma değeri yükseltmeyen hiçbir büyüme sürdürülebilir değildir.
Teknoloji üretmeyen hiçbir ülke yüksek gelir grubunda kalamaz.
Bütün gelişmiş ülkelerin ortak hikâyesi budur.
Bugün kişi başına yaklaşık 15-18 bin dolar bandında dolaşan bir ekonomiyle, gelişmiş ülkeler ligine çıkmayı hedefliyorsak, önce şu soruya cevap vermeliyiz:
Kişi başına geliri 40 bin doların üzerine nasıl çıkaracağız?
Bu hedef, sadece daha fazla fabrika yapmakla gerçekleşmez.
Daha fazla bina yapmakla da olmaz.
Ucuz iş gücüyle hiç olmaz.
Bunun yolu; eğitim kalitesini yükselterek beşeri sermayemizi artırmaktan, bilim üretmekten, teknolojiyi geliştirmekten, hukukun öngörülebilirliğini sağlamaktan, kurumsal güveni artırmaktan, girişimciliği desteklemekten ve verimlilik odaklı yeni bir ekonomik model kurmaktan geçer.
Çünkü sermaye, güvenin olduğu yere gider.
Nitelikli insan, umut gördüğü ülkede kalır.
Yatırım ise öngörülebilirliğin bulunduğu ekonomileri tercih eder.
Artık siyasetin de ekonominin de temel sorusu değişmelidir.
"Asgari ücret kaç lira olacak?"
"Emekliye ne kadar zam yapılacak?"
"Faiz kaç puan inecek?"
Bunların hepsi önemlidir.
Ancak bunların tamamı sonuçtur.
Sebep değildir.
Sebep; yeterince büyük bir ekonomik değer üretemiyor oluşumuzdur.
Büyümeyen bir pastayı daha adil paylaşmak mümkündür.
Ama sürekli büyütmeden paylaşmaya çalıştığınız her pasta, bir süre sonra herkesi mutsuz eder.
Türkiye'nin yeni ekonomik tartışması artık bölüşüm ekonomisi değil, üretim ekonomisi olmak zorundadır.
Daha doğrusu, yüksek katma değer üreten, teknoloji geliştiren, verimliliği merkeze alan ve insan sermayesine yatırım yapan yeni bir kalkınma anlayışı...
Çünkü gerçek refah, mevcut serveti yeniden dağıtarak değil; yeni servet üreterek oluşur.
Siyasetin gerçek başarısı da mevcut kaynakları daha fazla tüketmek değil, gelecek nesiller için daha büyük bir ekonomik kapasite inşa edebilmektir.
Türkiye'nin önündeki en büyük mesele enflasyon değildir.
Faiz değildir.
Kur değildir.
Bunlar önemlidir; fakat hepsi daha derindeki yapısal meselenin belirtileridir.
Asıl mesele şudur:
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye, dünya ekonomisine hangi benzersiz değeri sunacak; hangi mukayeseli üstünlüğü inşa ederek kişi başına 40 bin doların üzerinde gelir üreten ülkeler arasına katılacaktır?
İşte gerçek milli tartışma budur.
İşte bu tartışma başlamadan, diğer bütün tartışmalar aynı pastayı paylaşmaya, yanaşma düzenini ele geçirmeye çalışan insanların bitmeyen siyasi kavgası olmaya devam edecektir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü