İnsan zihni, tarih boyunca yalnızca hakikati arayan bir mekanizma olmadı; aynı zamanda kendi kırılganlığını korumaya çalışan psikolojik bir savunma alanı da oldu.
Bu nedenle insanlar çoğu zaman gerçeği olduğu gibi görmektense, kendi zihinsel konforlarını koruyacak biçimde yeniden yorumlamayı tercih ettiler.
“Kibir” kavramının modern toplumlarda uğradığı dönüşüm tam da böyle bir kırılmanın sonucudur. Çünkü klasik anlamda kibir; insanın kendisini olduğundan büyük görmesi, sahip olmadığı bir değeri mutlak üstünlük gibi sunmasıdır.
Yani kibir, hakikatten kopmuş şişirilmiş bir benlik halidir. Fakat modern çağda kavramın anlamı sessizce değiştirildi. Artık birçok insan için kibir;
kendilerinden daha donanımlı bir zihinle karşılaşmanın oluşturduğu rahatsızlığın adı haline geldi. Çünkü vasatlık yalnızca düşük seviye değildir. Vasatlık aynı zamanda, seviyeler arasındaki farkı algılayamama problemidir.
Niteliksizliğin en karakteristik özelliği cehalet değildir; kendi sınırlarını fark edememesidir. Bu yüzden vasat insan çoğu zaman bir düşüncenin derinliğini çözümleyemez ama o düşüncenin kendi zihinsel sınırlarını zorladığını hisseder.
İşte tam o noktada psikolojik savunma refleksi devreye girer. Anlamadığı şeyi değersizleştirmek…
Aşamadığını ahlaken mahkum etmek…
Karşı koyamadığını “kibirli” olarak etiketlemek…Böylece mesele düşünsel zeminden çıkarılır ve ahlaki zemine taşınır.
Çünkü fikren yetersiz kalan insan için en güvenli alan karakter yargısıdır. Bu nedenle çağımızda insanların önemli bir kısmı; özgüvenle kibri, yetkinlikle tahakkürü, entelektüel mesafeyle küçümsemeyi birbirine karıştırıyor.
Oysa ki her seviye farkı kibir değildir. Bir fizik profesörünün kuantum mekaniği konusunda sıradan bir insandan daha yetkin olması kibir değildir.
Bir münevverin düşünsel kapasitesinin ortalamanın üzerinde olması kibir değildir.
Bir insanın her fikre eşit değer vermemesi de kibir değildir. Çünkü hakikat eşitlikçi değildir.
İnsan onuru bakımından herkes eşittir; fakat bilgi, birikim, muhakeme ve düşünsel kapasite bakımından insanlar arasında doğal farklılıklar vardır.
Modern toplumun önemli açmazlarından biri ise bu iki alanı birbirine karıştırmasıdır. Ahlaki eşitlik ile zihinsel eşitlik aynı şey değildir. Fakat kitle psikolojisi çoğu zaman bunu kabul etmek istemez.
Çünkü zihinsel hiyerarşilerin varlığını kabul etmek, insanı kendi eksikliğiyle yüzleşmeye zorlar. İşte tam bu nedenle modern çağ, hakikatten çok konfor üreten kavramları seviyor. Bugün “tevazu” adı altında çoğu zaman düşünsel iddiasızlık kutsanıyor.
Ortalama olmak erdem sayılıyor.
Keskin düşünmek rahatsızlık oluşturuyor.
Düşünsel derinlik elitizmle suçlanıyor.
Çünkü vasatlık, kendisini artık eksiklik olarak görmüyor; ahlaki üstünlük biçiminde yeniden üretiyor. Bu durum yalnızca bireysel değil, aynı zamanda medeniyet krizidir.
Zira bir toplumda nitelik ile kibir arasındaki fark kaybolmaya başladığında; bilgi değil kanaat, düşünce değil slogan, hakikat değil çoğunluk psikolojisi belirleyici hale gelir.
İşte tam o noktada toplumlar yavaş yavaş zihinsel çölleşmeye başlar. Çünkü medeniyetler, ortalamanın konforuyla değil; sınırları zorlayan zihinlerle yükselir.
Tarih boyunca insanlığı ileri taşıyan insanlar, çağlarının çoğunluğu tarafından çoğu zaman “ukala”, “tehlikeli”, "deli", “kibirli” veya “anlaşılmaz” bulunmuştur. Çünkü sıradan zihin için kendisini aşan her fikir önce rahatsızlık üretir.
Bu nedenle gerçek tevazu; düşünsel seviyeleri yok saymak değil, insanın kendi sınırlarını bilmektir. Gerçek kibir ise tam tersidir: Bilmediği halde biliyormuş gibi konuşmaktır…
Düşünmediği halde hüküm vermektir…
Kendi vasatlığını evrensel ölçü zannetmektir…
Belki de çağımızın en büyük trajedisi budur: İnsanlık artık kibri fazla özgüvende değil, çoğu zaman kendisini aşan nitelikte arıyor. Çünkü bazı insanlar için bir insanın gerçekten daha donanımlı olabileceğini kabul etmektense, ona “kibirli” demek çok daha tatmin edici, çok daha kolaydır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü