Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan komisyonun açıkladığı rapor, teknik bir güvenlik metni olmanın ötesinde tarihsel bir iddia taşıyor: Jeopolitik türbülans çağında “iç cepheyi tahkim etmek” ve bunu “toplumsal bütünleşme” kavramı üzerinden yapmak.
Bu kavramlar bize göre tesadüfen seçilmiş değil.
Çünkü Türkiye’nin son 103 yıllık cumhuriyet tarihi, tam da bu toplumsal bütünleşme meselesinin hikâyesidir.
Yukarıdan Aşağıya Modernleşme ve Gerilim;
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı, sadece bir rejim değişimi değil; aynı zamanda bir toplum mühendisliği projesiydi. Yeni bir ulus tanımı, yeni vatandaş profili ve yeni bir toplumsal kurgu üzerinden kamusal alan inşa edildi.
Bu modernleşme hamlesi, başka sosyolojik dinamikler bulunmadığından, zorunlu olarak askeri-sivil bürokratik elitin öncülüğünde, yukarıdan aşağıya yürütüldü.
Sosyoloji literatürünün bize söylediği açık:
Hızlı ve merkezî modernleşme projeleri, geleneksel toplumsal dokuyla temas ettiğinde kültürel ve siyasal gerilimler üretir.
Türkiye’de de öyle oldu.
Geleneksel dindar-muhafazakâr kesimler,
Etnik aidiyetleri ulus tarifinin dışında kalan topluluklar,
uzun süre “makbul vatandaş” çerçevesinin dışında konumlandı.
Bu gerilim siyasal temsil genişledikçe, ekonomik kalkınma arttıkça ve şehirleşme hızlandıkça kısmen azaldı. 1950’den itibaren çok partili hayata geçiş, 1980’lerden sonra piyasa ekonomisinin genişlemesi, 2000’lerle birlikte artan toplumsal mobilite; rejimin sosyolojik tabanını genişletti.
Bugün, Kürt meselesi diye özetlenen ve onun ürettiği güvenlik boyutu istisna sayılırsa, Cumhuriyetin meşruiyet zemini tarihsel olarak en geniş dönemlerinden birini yaşıyor.
Ama tam da bu noktada kritik soru geliyor:
Bu sosyolojik meşruiyetteki bu genişleme kalıcı mı?
Kürt Meselesi: güvenlikten siyasete geçiş zorunluluğu
Rapordan anlaşıldığı kadarıyla, Kürt kimliği ve bu kimlik üzerinden iç ve dış etkenlerle şekillenen terör sarmalının bir çıkmaz olduğu, bu süreçte taraf aktörlerince de kabul edilmiş durumda.
Bu önemli bir eşik.
Çünkü modern devletler için güvenlikçi paradigma, kısa vadede riskleri kontrol edecek mekanizmalar üretir; fakat uzun vadede kalıcı çözümler üretemez.
Eğer “toplumsal bütünleşme” gerçekten hedefse, mesele yalnızca silahların susması değildir. Mesele; aidiyetlerin tanınması, eşit yurttaşlık hissinin güçlendirilmesi ve hukuk güvenliğinin evrensel standartlara taşınmasıdır.
Aksi halde güvenlik başarıları, sosyolojik bir uzlaşıya dönüşmez.
Jeopolitik Zorunluluk ve İç Cepheyi Tahkim;
Bugün Orta Doğu’nun kırılgan dengeleri, Türkiye’yi kaçınılmaz olarak iç dayanıklılık arayışına itiyor. Devlet aklı, dış baskı arttığında içeride konsolidasyon ister. Bu zengin devlet geleneğine dayalı tarihsel bir reflekstir.
Fakat 21. yüzyılın dayanıklılık formülü farklıdır:
Artık yalnızca askerî kapasite değil;
ekonomik güç, gelir adaleti ve hukuk güvenliği de milli güvenliğin ve beka kaygılarını gidermenin unsurlarıdır.
“Toplumsal bütünleşme” eğer ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, fırsat eşitliğinin güçlendirilmesi, yurttaşlık aidiyetinin artırılması ve bağımsız yargı standartlarının yükseltilmesiyle desteklenmezse; sadece jeopolitik zorunluluk diliyle kalır.
Ve zorunluluk dili, gönüllü aidiyet üretmez.
Sosyolojik Meşruiyetin Sınavı;
Bugün Cumhuriyetin sosyolojik meşruiyet potansiyelinin yüzde 80’ler seviyesine çıktığı gözlemleniyor olabilir. Bu ciddi bir kazanımdır. Bu süreçle bu oranları artırmak, sosyolojik meşruiyeti daha da genişletmek mümkündür.
Ancak sosyoloji bize şunu da öğretir:
Meşruiyet durağan bir kavram değildir.
Ekonomik krizler, gelir dağılımındaki adaletsizlik, siyasal temsilde kısıtlamalar ve hukuk güvenliğindeki aşınma; bu oranları hızla aşağıya doğru da çekebilir.
Bu sebeple "Toplumsal Bütünleşme" bir güvenlik projesi değil, bir refah ve adalet üretme projesidir.
Eğer bu süreç;
Gelir dağılımındaki dengesizlikleri azaltan ekonomik reformlarla, evrensel hukuk standartlarına yaklaşan yargı reformlarıyla, kimlikler arasında eşit ve makbul yurttaşlık bilincini güçlendiren siyasal açılımlarla
desteklenirse, Türkiye yalnızca terör sorununu aşmaz; aynı zamanda "iç cepheyi tahkim eden" yeni bir toplumsal sözleşme üretir.
Aksi halde güvenlik kazanımları, sosyolojik barışa dönüşmeden askıda kalır.
SONUÇ: Güvenlik mi, Refah mı, Hukuk mu?
“Terörsüz Türkiye” süreci bir güvenlik projesi olarak başladı. Ancak başarısı, güvenliğin ötesine geçip geçemeyeceğine bağlı.
Gerçek toplumsal bütünleşme;
insanların korkudan değil, adalet ve refah hissinden dolayı sisteme aidiyet duymasıyla mümkündür.
Cumhuriyet ikinci yüzyılına girerken mesele şudur:
Türkiye güvenliğini tahkim ederek mi bütünleşecek,
yoksa hukuk ve refahı derinleştirerek mi?
Tarih bize gösteriyor ki kalıcı olan, ikinci yoldur...
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi