Türkiye siyasetini anlamaya çalışanların en sık düştüğü hata, bugünü yalnızca bugünün kavramlarıyla veya siyasi aktörlerin rolleriyle açıklamaya çalışmaktır. Oysa Türkiye, tek boyutlu bir siyasal alan değil; üst üste binmiş tarihsel katmanların, sosyolojik kırılmaların, kültürel sürekliliklerin ve jeopolitik zorunlulukların aynı anda işlediği karmaşık bir yapıdadır. Bu nedenle Türkiye siyasetini doğru okumak, ancak çoklu faktörleri ve süreçleri birlikte ele alan, disiplinler arası bir yaklaşımla mümkündür.
Toplumsal değişimi belirleyen dinamikler yalnızca ekonomik göstergelerden ya da seçim sonuçlarından ibaret değildir. Bu sonuçları aşan aidiyet biçimleri, kimlik algıları, devletle kurulan tarihsel ilişki, merkez–çevre gerilimi, modernleşme deneyiminin niteliği ve travmaları bu değişimin asli bileşenleridir. Aynı şekilde bu coğrafyada yaşayan toplumların zihin kodlarını belirleyen sosyolojik ve kültürel unsurlar, siyasal tercihlerin arka planını şekillendirir. Türkiye’de siyaset, çoğu zaman sandıkta değil, sandığa giden yolun karmaşık dinamiklerinde kurulur.
Buna bir de Türkiye’nin dünya haritasındaki yerini eklemek gerekir. Jeopolitik konum, ittifak ilişkileri, tarihsel tehdit algıları ve devlet geleneği gibi unsurlar siyasetin alanını daraltan ya da genişleten temel faktörlerdir. Türkiye gibi artısı ve eksisiyle bir imparatorluk bakiyesi, güvenlik refleksi güçlü ve devlet aklı süreklilik arz eden bir ülkede, siyaset yalnızca “toplumsal taleplerin” değil, aynı zamanda “devletin kendini koruma algı ve içgüdüsünün” de ürünüdür. Bu gerçeği göz ardı eden her siyasal okuma eksik kalmaya mahkûmdur.
Bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye siyasetinde ana muhalefet konumunda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaşadığı tıkanıklık daha net görünür hale gelmektedir. CHP, yalnızca bir siyasi parti değil; aynı zamanda devletin ve statükonun kurucu aktörlerinden biridir. Bu tarihsel rol, ona güçlü ve konforlu bir meşruiyet mirası bırakırken, aynı zamanda ağır bir zihinsel bagaj da yüklemiştir.
Partinin siyaset yapma ve düşünüş biçimi, büyük ölçüde 1920–1950 arasındaki kurucu dönemin refleksleriyle şekillenmiştir. O dönemin sosyolojisi; yukarıdan aşağıya modernleşmeyi, toplumu dönüştürmeyi ve devleti toplumun önüne koymayı esas alan bir zihniyet alt yapısı üretmiştir. Ancak Türkiye toplumu, aradan geçen yüz yılda köklü biçimde değişmiştir. Demografik yapı, kentleşme, iş-bölümü, eğitim düzeyi, iletişim araçları, kimlik talepleri ve aidiyet biçimleri toplumu bambaşka bir noktaya götürmüştür.
İşte sorun tam da burada başlamaktadır. CHP, eski zihin kodları sebebiyle bu yeni sosyolojiyi anlamakta zorlanmakta; daha doğrusu anlamaya çalışmak yerine, yeniyi/mevcudu “düzeltilecek” bir anomali olarak görme eğilimini korumaktadır. İşte bu sebeplerle toplumsal değişimi siyasal değişime dönüştürecek esnekliği ve yaratıcılığı gösterememekte, değişimin öncüsü olmak yerine, mevcudu denetlemeye çalışan üstenci bir pozisyonda kalmaktadır.
Bu durum, partiyi paradoksal bir yere savurmaktadır: Kendini ilericiliğin, değişimin temsilcisi olarak sunarken, fiilen statükonun muhafızlığını yapar hale gelmektedir. Devlet merkezli siyaset dili, vesayet korkularına yaslanan refleksler ve “yanlışa sürüklenmiş toplum” tespit ve algısı, CHP’nin siyasal ufkunu daraltmakta; onu yeni Türkiye’nin siyasal dinamikleriyle temas kuramayan bir aktöre dönüştürmektedir.
Oysa siyaset, toplumu dönüştürme iddiasıyla değil, toplumsal dönüşümü okuyabilme yeteneğiyle güç kazanır. Türkiye’de değişim, uzun süredir sandığın çok ötesinde yaşanmaktadır. Bu değişimi görmeyen, anlamayan ya da kabullenmeyen her siyasal yapı, ister iktidar ister muhalefet olsun, sistemin donmuş parçalarından biri haline gelir.
Bugün CHP’nin temel sorunu, iktidar olamaması değil; iktidar olmayı mümkün kılacak zihinsel eşiği aşamamasıdır. Yeni sosyolojiyi okuyamayan, devlet geleneğiyle toplum arasındaki gerilimi doğru konumlandıramayan ve jeopolitik gerçeklikleri içselleştiremeyen bir siyaset tarzı, kaçınılmaz olarak eski Türkiye’nin diliyle yeni Türkiye’ye seslenmeye çalışır.
Ve bu ses toplumda yankı bulamıyor, temsil ettiği sınırlı sosyolojinin parantezine sıkışmaktadır...
ESKİ STATÜKODAN YENİ STATÜKOYA: TÜRKİYE SİYASETİNİN KISIR DÖNGÜSÜ...
Türkiye siyasetini hâlâ “yenilikçi–gelenekçi”, "sağ-sol" “vesayet–milli irade” ya da “devlet–millet” ikilikleri üzerinden okumaya çalışanlar, gerçeğin yalnızca bir bölümünü görmektedir. Oysa Türkiye’nin son kırk-elli yılı, statükonun el değiştirdiği; ama statüko reflekslerinin büyük ölçüde korunduğu bir siyasal döngüye işaret eder. Değişen aktörlerdir, yöntemlerdir; fakat zihniyet sürekliliği çoğu zaman gözden kaçmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi, uzun yıllar boyunca devletin kurucu aklına yaslanan bir siyaset anlayışıyla varlık gösterdi. Modernleşmeyi topluma rağmen, toplumu devlete benzeterek yürütme fikri, CHP’nin siyasal dilinin omurgasını oluşturdu. Bu anlayış, Soğuk Savaş boyunca vesayet mekanizmalarıyla tahkim edildi; siyaset alanı toplumdan çok bürokrasiye, sandıktan çok rejim bekçisi kurum ve kurullara yaslandı. CHP, iktidar veya muhalefette olması fark etmeksizin bu düzenin siyasal taşıyıcısı olarak, toplumsal değişimi okumak yerine statükoyu denetlemeyi tercih etti.
AK Parti ise bu statükoya karşı, merkez tarafından "makbul vatandaş" sayılmayan çevrenin taleplerinden doğdu. 2000’li yılların başında AK Parti’nin yükselişi, yalnızca bir iktidar değişimi değil; devletle toplum arasındaki mesafenin yeniden tanımlanmasıydı. Dindar muhafazakâr kesimlerin kamusal alana girişi, sermayeye paydaş oluşu, merkez–çevre dengesinin yer değiştirmesi ve “seçilmiş irade” vurgusu, CHP’nin temsil ettiği eski düzenle açık bir karşıtlık üretti. AK Parti, uzun süre boyunca toplumsal değişimin siyasal tercümanı olmayı başardı.
Ancak iktidar süresi uzadıkça, her siyasal hareketin karşı karşıya kaldığı temel risk AK Parti için de belirginleşti: kurulan düzenin korunması refleksi öncelikli hale geldi. Bir zamanlar eleştirilen vesayetçi alışkanlıkların yerini, bu kez farklı gerekçelerle meşrulaştırılan yeni bir statüko almaya başladı. Devletle kurulan mesafe kapandıkça, siyaset ile iktidar, iktidar ile devlet arasındaki sınırlar bulanıklaştı.
Bugün gelinen noktada, AK Parti’nin karşı karşıya olduğu tehlike, CHP’nin geçmişte düştüğü hatanın simetrik bir versiyonudur. Toplumsal değişimi yönetme iddiası, zamanla değişimi sınırlama refleksine dönüşmektedir. Eleştiri, "fitne-fesat", istikrarı bozan bir unsur; farklılık, tehdit; itiraz ise nankörlük olarak kodlanma eğilimi göstermektedir. Bu durum, AK Parti’yi “değişimin taşıyıcısı” olmaktan çıkarıp, “kazanımların bekçisi”, rejimin muhafız alayı konumuna itmektedir.
CHP’nin sorunu, yeni sosyolojiyi okuyamamaksa; AK Parti’nin riski de, bu sosyolojiyi artık yeterince dinlememektir. CHP, uzun süre boyunca toplumu “olması gereken” bir kalıba sokmaya çalıştı. AK Parti ise bugün, toplumu “olduğu gibi” kabul etmek yerine, kendi kurduğu düzenin sınırları içinde tutma, ne pahasına olursa olsun kendi düzenlerini koruma eğilimiyle karşı karşıyadır. İki yaklaşım farklı ideolojik zeminden beslense de, ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı biçimde benzerdir.
BİRBİRİNE ZIT İKİZ KARDEŞLER GİBİ...
Bu karşıtlık, Türkiye siyasetinin temel açmazını açığa çıkarır: Statükoya karşı çıkan her hareket, yeterince uzun süre iktidarda kaldığında, statükonun kendisine dönüşme riski taşır. CHP, eski devlet aklının muhafızı olarak bu dönüşümü erken tamamladı. AK Parti ise yeni devlet pratiğinin mimarı olarak aynı eşikte durmaktadır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, bir statükonun diğerine galip gelmesi değil; statüko üretmeyen bir siyasal aklın inşa edilmesidir. Aksi halde siyaset, toplumsal değişimi temsil eden bir alan olmaktan çıkar; sadece güç devrinin yaşandığı bir sahneye dönüşür. Bugün CHP, geçmişin gölgesinde; AK Parti ise kendi gölgesinin eşiğindedir.
Maalesef ki Türkiye, her iki gölgenin arasında, bir kez daha rasyonel ve gerçek siyasal yenilenmenin ertelenişine tanıklık etmektedir.
SORULAR DOĞRU SORULURSA...
Belki de asıl soru, CHP’nin neden değişemediği ya da AK Parti’nin ne kadar daha değişebileceği değildir. Asıl soru, Türkiye siyasetinin neden sürekli iki statüko arasında sıkıştığıdır. Birinin çöktüğü yerde diğerinin inşa edilmesi, değişim değildir; yalnızca aktörler arası nöbet değişimidir.
Gözlemlerimize göre toplum, uzun süredir bu iki büyük anlatının dışında bir yerlerde duruyor. Ne eski devletçi aklın didaktik diline tam olarak ikna oluyor, ne de yeni iktidar pratiğinin kendini mutlaklaştıran özgüvenine bütünüyle teslim oluyor. Siyasetteki bu ara alan, henüz bir siyasal forma kavuşmuş değil; bir partiye, bir lidere ya da net bir programa da dönüşmüş, kavuşmuş sayılmaz. Ancak bu seçenekler hiç olmayacak da değildir.
Bu alan, siyasetin yeniden öğrenilmesini gerektiriyor. Devleti kutsamadan ama devletsizliği de yüceltmeden; toplumu idealize etmeden ama ondan korkmadan; güvenliği inkâr etmeden ama her itirazı tehdit saymadan konuşabilen bir dile ihtiyaç var. Böyle bir dilin ne zaman, kim tarafından ve nasıl kurulacağı belirsizdir. Belki de bu belirsizlik, onun tek gerçekliğidir.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, “erken umutlar” ve “gecikmiş hayal kırıklıkları” ile doludur. Bu yüzden yeni bir yol ihtimali, yüksek sesle ilan edildiği anda anlamını yitirir. Belki de bu kez mesele, yeni bir büyük hikâye yazmak değil; eski hikâyelerin dışında kalabilmeyi başarmaktır.
Eğer bir gün, siyaset kendini yeniden üretmeyi değil, kendini "AKIL, BİLİM, HUKUK ve DEMOKRASİ"yle sınırlamayı öğrenirse; iktidar, mutlaklaşmak yerine geçiciliğini hatırlarsa; muhalefet, beklemek yerine anlamayı denerse…
İşte o zaman adı konmamış bir yol belirebilir.
Ama o üretim gününe kadar, bu ihtimal yalnızca bir ufuktaki bir ışık olarak varlığını sürdürecek.
Ve belki de işte tam bu yüzden, en gerçekçi ve umut veren ihtimal budur...
DEMOKRATİK DEĞİŞİM HAREKETİ Sözcüsü
Rubil GÖKDEMİR