Sosyoloji Kader Midir ? – 2

Yazının I.BÖLÜMÜNDE Rusya örneğini bir “siyasal süreklilik” vakası olarak ele almış ve incelemiştik. Osmanlı–Türkiye Modernleşmesi ve siyasal kültürünü de benzer bir sosyolojik mercekten okumak mümkündür. Ancak burada iki noktaya dikkat etmek gerekir:
Benzerlikler vardır, fakat birebir aynılık yoktur.
Türkiye’nin modernleşme tecrübesi Rusya’dan farklı kırılmalar ve denge mekanizmaları üretmiştir.
Şimdi analitik bir çerçeveyle ilerleyelim.

1. Güçlü Devlet Geleneği: Merkeziliğin Sürekliliği
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan en güçlü süreklilik “devletin merkezîliği”dir.
Osmanlı’da devlet, toplumun üstünde ve toplumdan önce gelen bir organizmaydı. Toprak mülkiyetinin büyük ölçüde devlete ait olması (miri sistem), bürokrasinin askerî-sivil karakteri ve padişahın DİN-DEVLET ikiz kardeşliğinden doğan sınırsız meşruiyet kaynağı olarak “nizam” fikri, Osmanlı'da güçlü merkez anlayışını pekiştirmiştir.
Cumhuriyet döneminde hanedan gitti, laik ulus-devlet kuruldu; ancak merkezî devlet refleksi büyük ölçüde devam etti. Bürokrasi ve devlet aygıtı, toplumu dönüştürme misyonunu üstlendi. Yani: Osmanlı’da devlet toplumu korur ve düzenlerdi.
Cumhuriyet’te devlet toplumu dönüştürür ve inşa ederdi.
İki dönemde de devlet, toplumun üzerinde konumlanan kurucu yegâne aktördü.
Bu, Rusya’daki “devletin ontolojik önceliği” ile benzeşir.

2. Organik Burjuvazi ve Sivil Toplum Sorunu
Rusya’da olduğu gibi Osmanlı’da da modern anlamda güçlü, bağımsız bir burjuvazi geç ve sınırlı biçimde oluştu. Ekonomik yapı uzun süre devlet kontrolünde veya devletle iç içe ilerledi.
Cumhuriyet döneminde sanayileşme hamleleri yapıldı; ancak yine devlet öncülüğünde gerçekleşti. Özel sektör ve sivil toplum gelişti, fakat uzun süre devletten bağımsız, özerk bir güç odağı haline mevcutta bile gelemedi.
Bu durumun sonucu olarak:
Kurumlar çoğu zaman kişisel liderliklerle özdeşleşti.
Kriz dönemlerinde “kurumsal çözüm” yerine “güçlü irade” beklentisi ağır bastı.
Bu refleks, Rusya’daki kadar sert olmasa da Türkiye’de de gözlemlenebilir.

3. Modernleşmenin Yukarıdan Aşağıya Niteliği
Osmanlı’nın Tanzimat’tan itibaren başlattığı reformlar ve Cumhuriyet devrimleri, büyük ölçüde yukarıdan aşağıya modernleşme örnekleridir.
Hukuk sistemleri tercüme edildi.
Eğitim modeli değiştirildi.
Kıyafet, alfabe, idari yapı dönüştürüldü.
Bu reformlar radikaldi ve kısa sürede büyük dönüşüm sağladı. Ancak sosyolojik içselleştirme zamana yayıldı. Bu da toplumun değişik kesimlerinde zaman zaman gerilimler üretti.
Rusya’da Bolşevik Devrimi de benzer biçimde yukarıdan aşağıya bir toplumsal mühendislik projesiydi. Türkiye’de ise devrimler daha kontrollü ve aşamalı gerçekleşti; bu önemli bir farktır.

4. Devlet–Birey İlişkisi
Osmanlı geleneğinde birey, devlete karşı hak talep eden bir özne değil; devletin himayesinde bir unsurdu. Cumhuriyet’le birlikte vatandaşlık kavramı güçlendi; ancak devletin “koruyucu ve düzenleyici” rolü yine merkezde kaldı.
Türkiye’de bireysel hak ve özgürlük alanı zamanla genişledi; fakat siyasal kültürde devletin bekası ve istikrar fikri hâlâ çok güçlü bir referanstır.
Bu durum, kriz dönemlerinde özgürlük–güvenlik dengesinin çoğu zaman güvenlik lehine kaymasına yol açabilir.

5. Kurtarıcı Lider Algısı
Osmanlı tarihinde güçlü padişah figürleri (Fatih, Yavuz, Kanuni gibi) tarihsel hafızada merkezi bir yere sahiptir. Cumhuriyet tarihinde de kurucu lider figürü çok güçlüdür.
Bu, Türkiye’de karizmatik liderliğin toplumsal meşruiyet üretme kapasitesini artırır.
Ancak burada Rusya’dan önemli bir fark vardır:
Türkiye’de çok partili hayata geçiş 1950’den beri süreklilik göstermiştir. Seçim geleneği kökleşmiştir. İktidar değişimi sandık yoluyla mümkün olmuştur. Bu, Rusya ile temel ayrışma noktasıdır.

6. Rusya ile Benzerlikler ve Farklar
Benzerlikler
Güçlü devlet geleneği,
Yukarıdan aşağıya modernleşme,
Kriz dönemlerinde güçlü lider beklentisi,
Devletin toplumdan önce gelmesi,
Farklar
Türkiye’de çok partili sistemin kalıcılaşması,
Toplumun daha hareketli ve çoğulcu yapısı,
Batı ile daha yoğun ekonomik ve kurumsal entegrasyon,
Sivil toplumun ve özel sektörün görece daha gelişmiş olması,
Bu farklar, Türkiye’yi tam anlamıyla “otoriter süreklilik” kategorisine sokmayı zorlaştırır.

7. Sosyoloji Kader mi, İmkân mı?
Osmanlı–Türkiye hattında da güçlü devlet sürekliliği vardır; ancak bu mutlak bir kader değildir. Türkiye’nin modernleşme tecrübesi, her krizden sonra yeniden denge üretme kapasitesi göstermiştir.
Asıl belirleyici soru şudur:
Devlet mi toplumu taşır?
Yoksa toplum mu devleti dönüştürür?
Eğer ekonomik çeşitlenme, orta sınıfın güçlenmesi, eğitim kalitesinin artması ve kurumsal şeffaflık derinleşirse, güçlü devlet geleneği demokratik kurumsallaşma ile dengelenebilir.
Aksi halde, tarihsel refleksler tekrar devreye girer.
DEVLET Mİ, REJİM Mİ?
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Değişen İsimler, Değişmeyen Refleksler
Rejimler değişiyor.
Anayasalar yazılıyor.
Sistemler revize ediliyor.
Ama bir soru inatla yerinde duruyor:
Gerçekten değişiyor muyuz, yoksa sadece tabelayı mı yeniliyoruz?
Rusya’ya bakın. Çarlık yıkıldı, Sovyet geldi. Sovyet çöktü, seçimli başkanlık sistemi kuruldu. İdeolojiler taban tabana zıttı. Fakat sonuç? Güç yine merkezde toplandı. Devlet yine toplumun üstünde konumlandı. Lider yine sistemin önüne geçti.
Şimdi dürüst olalım: Osmanlı–Türkiye hattında da benzer bir süreklilik yok mu?
Devletin Ontolojik Üstünlüğü
Osmanlı’da devlet “nizam” demekti.
Toplum, devlet için vardı.
Toprak devlete aitti.
Bürokrasi askerîydi.
Merkez güçlüydü.
Cumhuriyet geldi. Hanedan gitti. Laik ulus-devlet kuruldu. Fakat şu soru sorulmalı: Devlet-toplum hiyerarşisi gerçekten tersine mi döndü, yoksa sadece ideolojik bir içerik mi değişti?
Osmanlı devleti düzeni koruyordu.
Cumhuriyet devleti toplumu dönüştürdü.
Ama her iki durumda da devlet, kurucu ve belirleyici yegane aktördü.
Toplum çoğu zaman nesneydi.

Modernleşme mi, Mühendislik mi?

Tanzimat’tan Cumhuriyet devrimlerine kadar modernleşme hamleleri yukarıdan aşağıya gerçekleşti. Hukuk tercüme edildi. Kıyafet değiştirildi. Alfabe değiştirildi. Kurumlar ithal edildi.

Bu hamleler tarihsel olarak gerekliydi.
Ama sosyolojik olarak içselleştirildi mi?

Organik modernleşme yaşayan toplumlarda dönüşüm aşağıdan yukarıya olur. Burjuvazi oluşur. Sivil toplum güçlenir. Kurumlar devlet karşısında özerklik kazanır.

Bizde ise devlet dönüştürdü.
Devlet eğitti.
Devlet yön verdi.
Devlet çizdiği sınırlar içinde alan açtı.

Bu model hızlı sonuç üretir.
Ama uzun vadede güçlü kurum değil, güçlü merkez üretir.

Kurtarıcı Arayışı: Tarihsel Hafıza

Toplumsal hafızamızda kimler var?
Fatih var.
Yavuz var.
Kanuni var.
Kurucu lider Atatürk var.

Kolektif aklı simgeleyen figürler mi bunlar, yoksa tarihsel kırılmaları tek başına yöneten güçlü liderler mi?

Kriz anlarında refleksimiz ne oluyor?
“Kurumu güçlendirelim” mi diyoruz,
yoksa “birisi gelsin ve bu işi çözsün” mü diyoruz ?

İşte asıl mesele burada.

Güçlü lider beklentisi, kurumsal zayıflığın doğal sonucudur. Kurumlara güven azaldıkça, kişi kültü yükselir. Kişi yükseldikçe, kurumlar geri çekilir. Ve bu döngü kendini yeniden üretir.

Çok Partili Hayat: Gerçek Kırılma mı?

Evet, Türkiye’nin Rusya’dan ayrıldığı temel nokta çok partili hayatın sürekliliğidir. Seçimler yapılır. İktidar değişir. Sandık meşrudur.
Ama sandık tek başına kurumsallaşma demek değildir.

Soru şu:
Sistem kişilerden bağımsız işleyebiliyor mu?
Yoksa her dönemde yeniden bir merkezin yoğunlaşmasını mı üretiyoruz?

Eğer her kriz sonrası yetki genişliyor, her belirsizlikte güç merkezileşiyorsa, burada tarihsel bir refleks vardır.

Sosyoloji Kader mi?
“Sosyoloji kaderdir” demek kolaycılık olabilir. Ama sosyolojiyi yok saymak daha büyük bir saflıktır.

Devletin tarihsel ağırlığı, toplumun örgütlenme kapasitesi, ekonomik yapının bağımsızlığı, orta sınıfın gücü. Bunlar değişmeden sadece rejimin tabelasını değiştirmek sınırlı sonuç üretir.

Rejim değişir.
İsim değişir.
Ama zihniyet değişmezse sonuç da değişmez.

Asıl Tehlike;
Asıl tehlike otoriterlik değildir. Asıl tehlike, otoriterliği tarihi döngü haline getiren içinde yaşadığımız sosyolojimiz, zihin dünyamızdır.
Asıl tehlike, otoriterlik refleksinin bu sebeplerle kriz anlarında toplum tarafından rasyonel ve gerekli görülmesidir.

Eğer istikrar, özgürlükten daha değerli kabul edilirse;
eğer güvenlik algıları, hukukun önüne geçerse;
eğer lider, kurumdan daha güvenilir bulunursa;

orada tarihsel süreklilik devreye girer.

Ve biz değiştiğimizi zannederken, aslında aynı tarihi döngüyü yeniden üretiriz.

Son Soru;
Devlet mi bizi şekillendiriyor,
yoksa biz mi devleti dönüştürüyoruz?
Eğer toplum kurumsal kapasite üretmezse, güçlü lider üretmeye devam eder.
Eğer birey hak talep eden özneye dönüşmezse, devlet üst konumunu korur.

Mesele rejim değil.
Mesele sosyoloji ve ürettiği zihniyettir.

Ve belki de en rahatsız edici soru şudur:

Biz gerçekten çözüm kapasitesi yüksek kurumlar mı istiyoruz, yoksa sadece güçlü bir lider mi?

Tarihi hikayemiz ve geleceğimiz, millet olarak bu sorulara verdiğimiz cevaplarla yazılacak...
Bu kapsamda olmak üzere, Rusya'dan bizi ayıran temel farkın iktidarın serbest ve adil seçimlerle değiştirildiği tespitinin önümüzdeki dönemde de devam edebileceği ümit ve umudumuzun devamı temennisiyle...

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
14.02.2026
Bu makale 61 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!