Daha önceki bir yazıma; "Toplumların en büyük çıkmazı karşılaştıkları problemlerin karmaşıklığı değil, asıl sorun o problemleri algılama biçimlerinde gizlidir" diye başlamıştım. Çünkü bir toplumun kaderini belirleyen şey çoğu zaman maruz kaldığı, yaşadığı krizler değil, o krizleri hangi zihniyet kodlarıyla anlamlandırdığıdır.
Algılama biçimi dediğimiz şey; bireysel tercihlerimizin ötesinde, içinde doğduğumuz ve bir anlamda kaderimiz sayılan sosyolojinin bize miras bıraktığı zihinsel kalıplardır.
Bu kalıplar, neyi önemli sayacağımızı, neyi tehdit olarak göreceğimizi, neye öfkeleneceğimizi, neye hayranlık duyacağımızı belirler. Ve eğer bu zihinsel kodlar rasyonel analiz yerine retoriğe, sorgulama yerine hamasete, bilgi yerine menkıbeye yaslanıyorsa, vasatlaşma düzlemi kaçınılmaz hale gelir.
Vasatlaşma, sıradanlaşma değildir.
Sıradanlık bazen masumdur.
Vasatlaşma ise bilinçli bir düşüştür.
Zihinsel konfor alanının tahkim edilmesidir.
Karmaşık gerçekliklerin yerine basit sloganların ikame edilmesidir.
“Biz haklıyız” cümlesinin, “Acaba nerede yanlış yapıyoruz?” sorusunun yerini almasıdır.
Sosyal ve siyasal iletişim dilinin giderek retorik bir gösteriye dönüşmesi, bu sürecin en görünür boyutudur.
Artık fikirler değil, alkışlar yarışmaktadır. Argümanlar değil, etiketler dolaşımdadır.
Duyguların mobilizasyonu, aklın iknasının önüne geçmiştir. Hakikat yerini anlatıya bırakmış; anlatı ise çoğu zaman menkıbelerle, mistik göndermelerle, tarihsel romantizmle beslenmiştir.
Oysa hakikat, hamasetle korunmaz. Gerçeklik, sloganla yönetilmez.
Bir toplumu güçlü kılan şey; geçmişine dair romantik hikâyeler üretmesi değil, bugününe dair soğukkanlı analiz yapabilmesidir. Ancak biz çoğu zaman rasyonaliteyi duygusal ögelerin altına gömüyoruz. Eleştirel düşünceyi “ihanet”, sorgulamayı “sadakatsizlik”, farklı bakışı “aidiyetsizlik” gibi yaftalarla susturuyoruz. Böylece vasatlık, sadece yaygınlaşmıyor; meşrulaşıyor.
Vasatlığın cazibesi buradadır.
Çünkü düşünmek yorucudur.
Sorgulamak risklidir.
Gerçeklikle yüzleşmek konfor bozucudur.
Oysa hamaset güvenlidir.
Mistik hikâyeler rahatlatıcıdır.
Kolektif duygusal coşku, bireysel muhasebenin önüne geçtiğinde insan kendini güçlü hisseder.
Ama o güç, çoğu zaman sahici değildir.
Toplumların çöküşü bir anda olmaz. Önce kavramlar içi boşaltılarak aşınır. Sonra dil yoksullaşır. Ardından düşünce daralır. Nihayetinde sorunların kendisi değil, onları konuşma kapasitemiz tükenir.
Asıl tehlike budur.
Eğer bir toplum, problemlerini konuşurken sürekli bağırmak zorunda kalıyorsa; eğer tartışmalar analiz üretmek yerine taraf üretmeye yarıyorsa; eğer duygusal mobilizasyon entelektüel emeğin yerini almışsa, orada vasatlaşma artık bir tercih değil, bir sistem haline gelmiş demektir.
Ve sistemleşmiş vasatlık, en tehlikeli formdur. Çünkü artık kimse kendini vasat görmez.
O noktada yapılması gereken şey; hamasetin gürültüsünü biraz kısmak, menkıbelerin büyüsünü bir kenara bırakmak ve soğukkanlı düşüncenin itibarını yeniden tesis etmektir. Kolay değildir. Alkış getirmez. Hızlı sonuç üretmez. Ama uzun vadede başka bir çıkış yolu da yoktur.
Çünkü mesele, problemlerin karmaşıklığı değil; o karmaşıklığı taşıyabilecek zihinsel kapasiteyi koruyup koruyamadığımızdır.
Ve belki de en rahatsız edici soru şudur:
Biz gerçekten zor zamanlardan mı geçiyoruz, yoksa zor zamanları anlayamayacak kadar vasatlaşıyor muyuz?
Muhtevası "incir çekirdeğini" doldurmayacak HAMASETE DEVAM MI?
DEMOKRATİK DEĞİŞİM HAREKETİ Sözcüsü
Rubil GÖKDEMİR