Bazı ülkelerin siyasi ve toplumsal hikayelerini farklı tarihi kesitlerle incelediğimizde, siyasi rejimleri değişse bile otokrasinin sürdürülebilirliğine şahit oluyoruz. Bu gözlemimizi olgulara dayalı olarak açıklamaya çalıştığımızda ise; zorunlu olarak sosyal bilimlerin verilerine ve bilhassa sosyolojik süreçlerin oluşturduğu zihni kodlarına başvurmamız gerekmektedir.
SOSYOLOJİNİN BELİRLEDİĞİ ZİHİN KODLARI
Rejimler Değişir, Zihni Kodlar Kalır...
Gerçekten bazı ülkelerin siyasi tarihine baktığımızda, bire bir aynı olmasa bile şaşırtıcı benzerlikler ve süreklilikler görürüz: Rejimler değişir, isimler değişir, ideolojiler değişir; fakat iktidarların yapısı değişmez.
Monarşi gider, devrim gelir; devrim gider, seçimli sistem gelir; ama sonuç yine güçlü merkezî iktidar, zayıf kurumlar ve sınırlı bireysel alan olur.
Bu durum tesadüf müdür? Yoksa sosyolojik bir determinizmin, yani “sosyoloji kaderdir” önermesinin işareti midir?
Rusya bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biridir. Çarlık Rusyası mutlak monarşiydi. 1917 Devrimi, tarihsel bir kırılma olarak sunuldu; eşitlik, sınıfsız toplum ve kolektif yönetim iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak kısa sürede parti-devlet bütünleşmesiyle katı bir merkeziyetçiliğe dönüştü. 1990 sonrası dönemde seçimli başkanlık sistemi kuruldu; anayasal çerçeve, modern devlet normlarına yaklaştırıldı. Fakat bu dönem de güçlü lider merkezli, kuvvetler ayrılığının zayıf olduğu bir yapıya evrildi.
İdeolojiler farklıydı; ama iktidarın formu benzedi. Bu sürekliliği yalnızca liderlerin kişisel tercihlerine veya uluslararası konjonktüre bağlamak açıklayıcı değildir. Asıl belirleyici olan, toplumun tarihsel birikimle şekillenmiş zihni kodlarıdır.
* Zihni Kodlar ve Devlet-Birey İlişkisi
Siyasi kültür, sadece anayasal metinlerle oluşmaz. Devletin tarihsel rolü, toplumun güvenlik algısı, otoriteye yüklenen anlam ve bireyin konumlandırılması gibi unsurlar, uzun yüzyıllar içinde şekillenir.
Rusya örneğinde coğrafyanın genişliği, sürekli dış tehdit algısı ve merkezi güvenlik ihtiyacı, güçlü devlet fikrini neredeyse ontolojik bir zorunluluk haline getirmiştir. Devlet, yalnızca idari bir organizasyon değil; düzenin, güvenliğin ve varoluşun garantörü olarak görülmüştür. Bu algı, bireysel özgürlük taleplerinin çoğu zaman “istikrarsızlık” ile özdeşleştirilmesine yol açmıştır.
Toplumun sorun çözme refleksi de burada belirginleşir. Kurumsal kapasiteye, hukuki mekanizmalara ve yatay örgütlenmelere dayalı çözümler yerine; “güçlü ve kararlı bir lider” beklentisi devreye girer. Çünkü tarihsel hafıza, karmaşık dönemleri güçlü merkezî müdahalelerle aşmaya alışmıştır.
Bu durum sadece Rusya’ya özgü değildir. Organik modernleşme süreçlerini yaşamamış; yani burjuvazi, sivil toplum, hukuki rasyonalizasyon ve ekonomik çeşitlenme gibi aşamaları tedrici biçimde içselleştirmemiş toplumlarda benzer eğilimler gözlemlenebilir.
Organik Süreçler ve Kurumsallaşma Meselesi
Sosyolojinin organik süreçleri, toplumsal dönüşümün zamana yayılarak ve aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşmesi anlamına gelir. Avrupa’da modern devletin oluşumu; feodal yapının çözülmesi, ticaret burjuvazisinin yükselişi, Reform ve Aydınlanma düşüncesi gibi uzun soluklu dönüşümlerin sonucudur. Bu süreçler, bireyin devlet karşısındaki konumunu güçlendiren kurumsal yapılar üretmiştir.
Buna karşılık yukarıdan aşağıya, ani ve radikal dönüşümlerle modernleşmeye çalışan toplumlarda kurumlar çoğu zaman “ithal” edilir. Hukuk tercüme edilir, anayasa yazılır, seçim sistemi kurulur; fakat zihni kodlar değişmeden kalır. Bu durumda kurumlar biçimsel olarak var olurken, fiiliyatta eski alışkanlıklar yeni çerçeveye sızar.
Sonuçta sistem demokratik görünür; fakat işleyiş lider merkezli olur. Seçimler yapılır; fakat siyasal rekabet eşit koşullarda gerçekleşmez. Kuvvetler ayrılığı yazılıdır; fakat güç fiilen merkezde toplanır.
Kurtarıcı Lider Arayışı ve Otoriterleşme
Kriz anları toplumların karakterini açığa çıkarır. Ekonomik daralma, güvenlik tehdidi veya siyasal kaos dönemlerinde iki farklı refleks ortaya çıkar:
Kurumsal kapasiteyi güçlendirme ve kolektif akla başvurma refleksi
Güçlü bir figürde çözüm arama refleksi;
Organik kurumsallaşma geleneği zayıf olan toplumlarda ikinci refleks ağır basar. Çünkü kolektif akıl üretme mekanizmaları yeterince gelişmemiştir. Sivil toplum zayıftır, bağımsız kurumlar kırılgandır, hukuki denetim kültürü yerleşmemiştir. Bu durumda toplum, karmaşık sorunları sadeleştiren bir lider figürüne yönelir.
Bu yönelim, başlangıçta istikrar üretir gibi görünse de uzun vadede kurumsal kapasitenin daha da zayıflamasına yol açar. Kurumlar güçlendirilmez; kişiselleştirilir. Böylece her kriz, yeni bir güç yoğunlaşmasını meşrulaştırır.
Sosyoloji Gerçekten Kader midir?
“Sosyoloji kaderdir” ifadesi mutlak bir determinizm anlamına gelmemelidir. Toplumlar değişmez değildir; ancak değişim uzun vadeli ve bilinçli çabalar gerektirir. Zihni kodlar bir gecede dönüşmez.
Siyasi kültürün dönüşebilmesi için:
Güçlü ve bağımsız kurumların inşası,
Ekonomik çeşitlenme ve orta sınıfın güçlenmesi,
Hukukun üstünlüğünün içselleştirilmesi,
Eleştirel düşünceyi teşvik eden eğitim sistemi,
Devletin değil, kuralların üstünlüğünü esas alan bir kültür gereklidir.
Eğer bu unsurlar gelişmezse, rejimlerin isimleri değişse bile yönetim biçiminin özü asla değişmez.
Sonuç: Rejimler Değil, zihniyetler dönüşürse tarih değişir...
Rusya örneği bize şunu gösteriyor: Tarihsel ve sosyolojik süreklilik, ideolojik değişimlerden daha güçlü olabilir. Çarlık, Sovyet ve seçimli başkanlık dönemleri; farklı kavramlarla tanımlansa bile, devlet-toplum ilişkisinin temel parametreleri bu üç rejimde de büyük ölçüde korunmuştur.
Bu durum, herhangi bir toplumu mahkûm eden bir kader değildir; ancak sosyolojik altyapı değişmeden siyasi üstyapının kalıcı biçimde dönüşmesi de mümkün değildir.
Dolayısıyla asıl mesele rejim değişikliği değil, zihniyet dönüşümüdür.
Şekli kurumların değil, kurumları yaşatan kültürün inşasıdır.
Bu kapsamda belki de en kritik soru şudur:
Toplumlar güçlü liderler mi üretir, yoksa güçlü lider ihtiyacı toplumların eksikliğinden mi doğar?
Sosyoloji kader değildir; ama kaderin sınırlarını çizen çok güçlü bir çerçevedir. O çerçeveyi değiştirmek ise uzun soluklu bir medeniyet meselesidir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü