Tercümeyle Hukuk Bilinci ve Adalet Duygusu da İthal Edilebilir mi?

Yoksa hukukun araçsallaştırılması gerilimi mi yaşanır?

Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme serüveni çoğu zaman “tercüme” üzerinden okunur. Bu kapsamda başlangıçta kanunların tercüme edilmesi, kurumların ithal edilmesi, kavramların başka bir tarihsel bağlamdan devralınması gibi...Modernleşme hikayemize göre temel problem açıktır: Tercüme metin ve kurumlar alınmış, fakat o metinleri doğuran sosyolojik süreçler yaşanmamış ve toplumsal bilinç oluşmamıştır. Dolayısıyla hukuk teknikleşmiş, yargı mekanikleşmiş veya siyasal erk tarafından araçsallaştırılmış ve adalet duygusu ise kırılgan hale getirilmiştir.

Bu yöndeki tespit ve eleştirilerimizin güçlü ve nesnel yanları tabi ki vardır.
Gerçekten de Batı’da anayasal düzen, kuvvetler ayrılığı, bireysel haklar ve yargı bağımsızlığı kavramları uzun tarihsel mücadelelerin ürünüdür. Feodal ayrıcalıkların tasfiyesi, burjuvazinin yükselişi, mutlak monarşilerin anayasal düzenlemelerle sınırlandırılması gibi…
Hukuk, işte bu çatışmaların içinden süzülerek şekillenmiştir. Bizde ise modern hukuk düzeni, büyük ölçüde devletin bilinçli ve tek taraflı normatif tercihiyle ve kısa zaman dilimlerinde inşa edilmiştir.

Bu durum doğal olarak bir boşluk üretmiştir: Hukuk metinleri ile toplumsal yapı ve bilinç arasındaki mesafe.

Ancak burada durup şu soruyu da sormak gerekir: Alternatif neydi?

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan süreçte, dünya hızla değişirken Türkiye’nin “organik olarak” dönüşmesini beklemek mümkün müydü? Sanayi devrimi, ulus-devlet formu ve küresel güç dengeleri karşısında, hukuk alanında radikal adımlar atmadan ayakta kalmak gerçekçi miydi?
Belki de tercüme kanunlar bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktu.

Üstelik bu tercümelerin tümü yüzeysel de değildi. Medenî Kanun’un getirdiği kadın-erkek eşitliği, laik hukuk düzeni ve sözleşme serbestisi gibi ilkeler, toplumsal hayatı kökten dönüştürdü. Ticaret ve borçlar hukukundaki düzenlemeler, ekonomik hayatın öngörülebilirliğini artırdı. Yani mesele yalnızca “ithal edilen metinler” değil; o metinlerin zaman içinde içselleştirilmesi ve yerelleşme kapasitesinin oluşturulmasıydı.

Asıl gerilim belki de burada ortaya çıkıyor.

Bir yandan “hukuk bilinci ve adalet duygusu ithal edilemez” ve bunlar olmadan yargı faaliyeti teknisyenlik düzeyinde kalır diyoruz. Doğru. Ama hukuk bilinci tamamen tarihsel mücadelelerin ürünü müdür, yoksa kurumsal süreklilik ve eğitimle de inşa edilebilir mi? Eğer ikinci ihtimal mümkünse, o zaman tercüme edilen normlar zorunlu bir başlangıç zemini olarak görülebilir.

Türkiye’nin sorunu belki de tercüme kanunlar değil; HUKUK ile SİYASET arasındaki sınırın sürekli olarak yeniden tartışma konusu yapılmasıdır. Çünkü hukuk bilinci, yalnızca metinlerin kökeniyle değil; uygulamadaki tutarlılıkla ve kurumsal kapasiteyle oluşur. Aynı anayasa metninin farklı dönemlerde farklı hukuk pratiklerinin yaşanmasına sebep olması örneklerine baktığımızda, hukuk bilincini zayıflatan esas faktör HUKUK-SİYASET ilişkisi olabilir.

Şu da bir gerçek: Batı’da hukuk bilinci dediğimiz olgu da bir günde oluşmadı. Yargı bağımsızlığı, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi ilkeler yüzyıllar boyunca ihlallerle, ileri-geri adımlarla ve krizlerle yoğruldu. Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme tecrübesini, beş yüz yıllık bir tarihsel sürecin olgunluğu ile kıyaslamak ne kadar adil olur?

Ama bu karşı tezler, yine de mevcut sorunları ortadan kaldırmıyor.

Bugün Türkiye’de hukuka güven meselesi tartışılıyorsa, bu husus yalnızca kanunların kökenleri ve tercümeyle açıklanamaz. Esas olan hukukun siyasal gerilimlerden etkilenme derecesi, yargı kararlarının öngörülebilirliği ve kamuoyundaki adalet talep ve algısı belirleyici unsurlardır. Eğer hukuk, güç ilişkilerinden bağımsız bir referans noktası olarak algılanmıyorsa, metnin yerli ya da tercüme oluşu ikinci planda kalır.

Belki de asıl mesele şu ikili gerilimde saklıdır:

Tercüme kanunlar, toplumsal dönüşümü hızlandıran bir araç olabilir.
Ama o kanunların kalıcılığı, yalnızca devlet iradesine değil; o ülkenin kurumsal kapasitesi ve toplumsal içselleştirmeye bağlıdır.

Türkiye iki yüz yıldır her alanda olduğu gibi bu iki eksen arasında gidip geliyor: Yukarıdan inşa edilen normatif çerçeve ile aşağıdan gelişmesi beklenen hukuk kültürü arasındaki mesafe tam olarak kapanmıyor, ama tamamen kopmuyor da. Ne tam bir kopuş var, ne de tam bir bütünleşme.

Bu yüzden meseleye sadece “ithal hukuk başarısızdır” ya da “modernleşme zorunluydu ve doğrudur” gibi siyah-beyaz bir çerçeveden bakmak eksik kalır.

Daha rahatsız edici ama daha gerçekçi soru şu olabilir:

Türkiye artık tercüme ettiği hukukla kavga etmeyi bırakıp, onu kendi rasyonel ihtiyaçları ve toplumsal pratiği içinde yeniden kalıcı hukuk bilincini üretme cesaretini gösterebilecek mi?

Çünkü kanunlar tercüme edilebilir.
Ancak hukuk bilinci ve adalet duygusu ise, ya inşa edilir ya da hiç oluşmaz...

Unutmayalım ki inşa süreci, tercümeden çok daha uzun ve çok daha zahmetli bir çabayı gerektirir.

İki yüz yıllık zamanda az bir süre sayılmaz değil mi?
DEMOKRATİK DEĞİŞİM HAREKETİ Sözcüsü
Rubil GÖKDEMİR

Yayın Tarihi
11.02.2026
Bu makale 62 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!