Ortadoğu’da İlkesel Tutarlılık: Emperyalizm, Din/Mezhep Jeopolitiği Ve Türkiye’nin Stratejik Aklı

Maalesef Ortadoğu üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı bilimsel ve rasyonel analizlerden çok ideolojik sadakatler etrafında yürümektedir. Bu nedenle bölgedeki krizleri anlamaya çalışan her yaklaşımın ilk sınavı, ilkesel tutarlılık meselesidir. Bir aktörün saldırganlığını eleştirirken başka bir aktörün benzer davranışlarını mazur görmek, yalnızca siyasal bir tutarsızlık değil aynı zamanda entelektüel bir zaaf üretir.
Örnek olarak önceki bir paylaşımımda; "ABD emperyalizmi ve siyonist İSRAİL'in saldırganlıklarını şiddetle reddettiğimiz ortada. Ancak İRAN'ın ısrarlı bir şekilde Türkiye'ye yönelik 3. füze saldırısını da mazur görmek mümkün değildir. Şia doktrini ile tahkim edilmiş kibirli Fars milliyetçiliği ve yayılmacılık tehlikesini de görmezden gelemeyiz" yönündeki rasyonel bir riske işaret etmek sebebiyle haksız ve dayanaksız suçlamalara muhatap kılındık.
İşte bu sebeple bu yazıyı kaleme almak zorunda kaldım.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilimlerin merkezinde iki farklı fakat birbirini besleyen dinamik bulunmaktadır: küresel güç projeksiyonları ve bölgesel jeopolitik rekabetler.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin bölgeye yönelik stratejisi büyük ölçüde askeri müdahaleler, rejim mühendisliği girişimleri ve güvenlik mimarisinin yeniden tasarlanması üzerinden şekillenmiştir. Irak’ın işgali, Suriye iç savaşındaki vekâlet mücadeleleri ve Filistin meselesi etrafında yaşanan Gazze soykırımı gibi krizler bu stratejinin en görünür sonuçlarıdır. İsrail’in teolojik saçmalıklarla tahkim edilmiş güvenlik doktrini de aynı çerçevede bölgesel güç dengelerini sert biçimde etkileyen bir faktör olmaya devam etmektedir.

Bu nedenle ABD'nin yeni dönemde de hegemonyasını sürdürme amacı ve İsrail’in saldırgan güvenlik politikalarına yöneltilen eleştiriler yalnızca ideolojik reflekslerden ibaret değildir.
Ağırlıklı olarak II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulmuş Uluslararası hukuk, milletlerin egemenliği, insan hakları ve insan güvenliği açısından bakıldığında bu eleştirilerin önemli bir kısmı güçlü normatif temellere dayanmakla birlikte, bu normatif değerler parantez içine veya askıya alınarak önemsiz hale getirilmiştir.

Tespitimize gerekçe olarak bu normatif çerçevenin küresel güçler ve bölgedeki diğer bütün aktörler için de geçerli olması gerekirdi. Aksi halde eleştiri, haklı bir ilkesel duruş olmaktan çıkar ve tarafgir bir söyleme dönüşür. Kaldı ki, artık söylem olarak bile normatif değerlere işaret edilmemekte, "kaba güce" dayalı haklılık ölçüleri geliştirilmektedir.

Bu noktada İran’ın bölgesel stratejisi özellikle dikkatle incelenmesi gereken bir örnek sunmaktadır.

1979 İran Devrimi yalnızca bir rejim değişikliğini değil, aynı zamanda teolojik bir devlet modelinin inşasını temsil eder. Şii doktrinin belirli yorumları devlet ideolojisinin merkezine yerleştirilmiş, devrimci söylem ise İran’ın tarihsel Fars kültürü jeopolitik hafızasıyla birleşerek yeni bir siyasal kimlik üretmiştir.

Tarihçi Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükseliş ve dönüşüm süreçlerini açıklarken “meydan okuma ve cevap” kavramını kullanır. Bu anlamda üstenci ve aryan bir medeniyet algısına sahip İran için, bölgede yaşayan Araplar hâlâ "çöl ahalisi" ve Türkler de "çadır ahalisi"dir.
İşte İran İslam devrimi de kadim medeniyet değerleri yerine, büyük ölçüde devlet eliyle modernleşme baskıları, dış müdahaleler ve içeride yaşanan meşruiyet krizlerinin ürettiği tarihsel meydan okumaya verilen radikal bir cevap olarak okunabilir.
Ancak bu meydan okuma ve toplumsal travmalara verilen "islam devrimi" cevabı zamanla yalnızca iç politik bir dönüşümle sınırlı kalmamış, bölgesel yayılmacılığı amaçlayan bir stratejiye de dönüşmüştür.

Bugün Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de gözlemlenen İran etkisi çoğu zaman “direniş ekseni-devrim ruhunun devamı, şehadet” söylemleriyle açıklanmaktadır. Fakat pratikte ortaya çıkan tablo, Tahran’ın bölgesel nüfuz alanını genişletmeye yönelik karmaşık bir vekil güçler sistemi kurduğunu göstermektedir.

Samuel Huntington’ın medeniyetler arası gerilimlere dair tartışmalı ama etkili tezlerinden biri, kültürel ve mezhepsel kimliklerin modern jeopolitikte yeniden mobilize edilebildiği yönündedir. Ortadoğu’da Şii–Sünni geriliminin zaman zaman devletler arası rekabetin aracı haline gelmesi bu tezin belirli ölçülerde karşılık bulduğunu göstermektedir.

Bernard Lewis ise Ortadoğu’nun siyasal tarihini analiz ederken bölgedeki güç mücadelelerinin yalnızca ideolojik değil aynı zamanda tarihsel imparatorluk rekabetlerinin mirası olduğunu vurgular. İran’ın bölgesel stratejisini anlamak için bu tarihsel hafızayı göz ardı etmek mümkün değildir.

Nitekim Safevî–Osmanlı rekabeti erken modern dönemde mezhep kimliği ile jeopolitik mücadele arasındaki ilişkiyi açık biçimde göstermiştir. Safevî devletinin Şiiliği siyasi kimliğin merkezine yerleştirmesi yalnızca teolojik bir tercih değil aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı geliştirilen stratejik bir araçtı. Bugün farklı uluslararası koşullar altında olsa da mezhep kimliğinin jeopolitik rekabetin bir unsuru olarak kullanılmaya devam ettiği görülmektedir.

İran’ın Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da kurduğu nüfuz ağları bu tarihsel reflekslerin modern versiyonu olarak değerlendirilebilir. Bu strateji çoğu zaman anti-emperyalist bir söylemle sunulsa da pratikte bölgesel güç projeksiyonunun önemli bir aracına dönüşmektedir.

Türkiye açısından mesele yalnızca güncel askeri gerilimler değildir. İran’ın zaman zaman Türkiye’ye yönelik gerilimi artıran adımları, daha geniş bir bölgesel güç stratejisinin parçası olarak okunmalıdır. Mezhep temelli ideolojik söylem ile tarihsel jeopolitik reflekslerin birleşmesi, bu stratejiyi zaman zaman saldırgan dış politika davranışlarına da açık hale getirebilmektedir.

Türk düşünce hayatında modernleşme ve siyasal kültür üzerine yaptığı çalışmalarla önemli bir yer edinen Şerif Mardin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte devlet ile toplum arasındaki ilişkilerin merkez–çevre gerilimi üzerinden şekillendiğini belirtir. Türkiye’nin modern siyasi tecrübesi, rejimin arkasındaki sosyolojik meşruiyetin gelmiş olduğu seviye, ideolojik kutuplaşmalar ile pragmatik devlet aklı arasında sürekli bir denge arayışı üretmiştir.
Bu denge arayışı dış politikada da kendisini göstermektedir.

Türkiye’nin çıkarı, Ortadoğu’daki güç mücadelelerinde herhangi bir ideolojik eksenin parçası haline gelmek değildir. ABD’nin küresel hegemonya siyasetini veya İsrail’in saldırgan güvenlik doktrinini eleştirmek nasıl meşruysa, İran’ın mezhep temelli nüfuz politikalarını ve zaman zaman ortaya çıkan askeri provokasyonlarını da aynı ilkesel çerçevede değerlendirmek gerekir.

Ortadoğu’nun kronik istikrarsızlığı büyük ölçüde üç unsurun kesişiminden doğmaktadır: dış müdahaleler, mezhep siyaseti ve tarihsel imparatorluk rekabetlerinin mirası. Bu üç unsur bir araya geldiğinde ideolojik söylemler çoğu zaman jeopolitik çıkarların üzerini örten bir perde işlevi görür.

Bu nedenle Türkiye açısından en rasyonel yaklaşım, mezhep taassubu ve ideolojik sadakatlerden ziyade stratejik gerçekçiliğe dayalı bir dış politika perspektifi geliştirmektir.

Gerçekçi bir Ortadoğu analizi basit fakat çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçeği kabul etmeyi gerektirir: Bu coğrafyada hiçbir aktör tamamen masum değildir. Güç dengeleri sürekli değişir, ittifaklar yeniden kurulur, söylemler dönüşür. Ancak hegemonya arzusu kalıcıdır.

Türkiye’nin en önemli avantajı, Cumhuriyeti de içine alan son iki yüz yıllık çabalarımız ve sosyolojik süreçlerde elde ettiğimiz pragmatik ve rasyonel sonuçlarla bu karmaşık güç mücadelesinde mezhepsel ve ideolojik blokların ötesine geçebilen bir stratejik akıl geliştirebilme kapasitesidir.
İlkesel tutarlılığa dayanan bir dış politika yalnızca diplomatik bir tercih değil, aynı zamanda bu çalkantılı coğrafyada var olmanın en sağlam yoludur.

Çünkü Ortadoğu’da güç dengeleri sık sık değişir; fakat ilkesini kaybeden devletler, çoğu zaman yönlerini de kaybeder.
İşte özetlemeye çalıştığımız duygusallıktan uzak bu sebeplerle siyonist İsrail ve ölümü kutsayan dogmatik/marjinal devrim muhafızlarının çok arzu etmelerine karşın, Türkiye; amacı hegemonya arayışı olan bu çatışmaların asla tarafı olmayacak kadar stratejik devlet aklına sahiptir.

SON SÖZ; Dindarlığı iyi insan, güzel ahlak ve adil olmanın, yurtseverlik ve milliyetçiliği de rasyonel bir motivasyon kaynağı olarak değerlendiremezseniz varacağınız yer; teolojik dogmatizm, düşmanlık ve şiddet üreten ırkçılıktır.
BÖLGEMİZDE OLUP BİTENLERİN ÖZETİ BUDUR!

Yayın Tarihi
14.03.2026
Bu makale 59 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!