(Türk siyasetinin kısır polemiklerden ve teknisyenlik düzeyindeki problemlerden kurtulması ve yeni MEDENİYET TASAVVURU kazanması temennisiyle)
Tarih bize toplumları harekete geçiren en güçlü iki duygunun dini inanç ve milliyet aidiyeti olduğunu gösterir. Biri insanın vicdanına, diğeri kolektif hafızasına hitap eder. İnanç insanın anlam ve ahlak arayışını derinleştirirken, aidiyet duygusu bireyi bir tarih ve toplumsal kader ortaklığı içinde konumlandırır.
Ancak bu iki güçlü motivasyon kaynağı, daha geniş bir medeniyet perspektifi içinde anlamlandırılamadığında, insanlığı yükseltmek yerine çoğu zaman dogmatizmin ve ötekine düşmanlığın yakıtına dönüşür.
Bugün Orta Doğu’nun kronik istikrarsızlığını anlamak için bu gerilimi görmek gerekir.
Medeniyetlerin yükseliş sürecinde toplumlar, yalnızca ekonomik ve askeri güçle değil; norm, anlam ve değer üreten bir medeniyet fikriyle yükselirler. Bu medeniyet tasavvuru ortadan kalktığında ise toplumlar içe kapanır, geriye döner ve savunmacı refleksler üretmeye başlarlar.
Soğuk Savaş sonrası döneminin analizlerinde ise ideolojik rekabetin yerini giderek medeniyet ve kimlik temelli gerilimlerin aldığını ileri sürülmüştür. Bu yeni dönemde çatışmalar çoğu zaman ekonomi ya da ideoloji değil, inanç ve kimlik aidiyetlerinin sertleşmesi üzerinden şekillenmektedir.
Bugünün Orta Doğu’su tam da bu teorik çerçeveyi doğrulayan bir tablo sunmaktadır.
Bölgenin son yirmi beş yılına baktığımızda, siyasal hareketlerin büyük bölümünün dini dogmatizm ile etnik milliyetçiliğin kesişiminde şekillendiğini görürüz. Dogmatik din ve mezhep savaşları, radikal ideolojiler, aşırı milliyetçi hareketler ve vekâlet savaşları bölgeyi kalıcı bir istikrarsızlık döngüsüne sürüklemiştir.
Bu durum yalnızca yerel dinamiklerin sonucu değildir. Bölge aynı zamanda küresel güç rekabetinin en sert yaşandığı alanlardan biridir. Enerji yolları, ticaret koridorları ve stratejik geçitler üzerindeki mücadele, Orta Doğu’yu küresel siyasetin merkezlerinden biri hâline getirmiştir.
Fakat jeopolitik rekabetin yarattığı kırılganlık, çoğu zaman ideolojik mobilizasyonla derinleştirilmektedir. İnanç veya kimlik adına yürütülen söylemler, siyasi güç mücadelelerini meşrulaştıran araçlara dönüşebilmektedir.
Orta Doğu toplumlarını analiz eden sosyolog Şerif Mardin, dinin yalnızca bir inanç sistemi değil aynı zamanda toplumun anlam dünyasını kuran güçlü bir ahlak ve kültürel çerçeve olduğunu vurgular. Bu çerçeve, sağlıklı bir kamusal akıl ile dengelenmediğinde kolaylıkla ideolojik sertleşme ve gerilimlere dönüşebilir.
Benzer şekilde Orta Doğu tarihine dair bilimsel çalışmalar, bölgedeki birçok toplumun tarihsel medeniyet mirasıyla yaratıcı bir ilişki kurmakta zorlandığını belirtir. Bu tespitlere göre geçmiş, üretken bir ilham kaynağı yerine nostaljik bir kimlik söylemine dönüştüğünde siyasal düşünce savunmacı ve kısır bir karaktere dönüşür.
Bugün bölgedeki birçok siyasal hareket tam da bu çıkmazın içinde bulunmaktadır.
İnanç çoğu zaman mezhepsel mobilizasyonun, milliyetçilik ise etnik veya ideolojik rekabetin aracı hâline gelmektedir. Böyle bir ortamda siyaset uzun vadeli medeniyet hedefleri yerine kısa vadeli güç mücadeleleri etrafında şekillenir.
Bu durum yalnızca bölge ülkeleri için değil, küresel sistem için de ciddi riskler üretmektedir.
Tam da bu noktada Türkiye’nin jeopolitik konumu ayrı bir önem kazanır.
Türkiye, tarihsel olarak hem İslam dünyasının hem de Avrupa siyasal düzeninin parçası olmuş nadir ülkelerden biridir. Osmanlı mirası, Cumhuriyet’in modernleşme tecrübesi ve çok katmanlı toplumsal yapısı ve rejimin sosyolojik meşruiyet potansiyeli Türkiye’yi medeniyetler arası bir temas noktası hâline getirmiştir.
Bu konum Türkiye’ye yalnızca stratejik değil, aynı zamanda entelektüel bir sorumluluk da yüklemektedir.
Türkiye’nin bölgesel rolü, yalnızca askeri veya ekonomik güç üzerinden tanımlanamaz. Asıl mesele, bölgedeki kimlik gerilimlerini aşabilecek medeniyet temelli bir siyasal perspektif üretebilmektir.
Bu perspektif üç temel denge üzerine kurulabilir:
Birincisi, inanç ile ahlâk arasındaki denge.
Dindarlık, eğer ahlâkî bir ufukla birleşirse bireyin vicdanını derinleştirir ve toplumsal sorumluluğu güçlendirir. Ancak dogmatizme dönüştüğünde siyasal radikalizmin kaynağı hâline gelebilir.
İkincisi, milliyetçilik ile evrensellik arasındaki denge.
Millet sevgisi güçlü bir toplumsal dayanışma üretir. Fakat medeniyet ufkunu kaybettiğinde içine kapanan bir savunma ideolojisine dönüşebilir.
Üçüncüsü ise güç ile hukuk arasındaki denge.
Gerçek medeniyetler yalnızca askeri veya ekonomik güçle değil, kurumsal kapasite ve adalet fikriyle yükselirler. Türkiye’nin Orta Doğu’da oynayabileceği en önemli rol, bu üç dengeyi temsil eden bir siyasal model geliştirebilmektir.
Çünkü bölgenin temel sorunu yalnızca otoriter yönetimler veya ekonomik geri kalmışlık değildir. Daha derinde yatan sorun, medeniyet ufkunun daralmasıdır.
İnanç, anlam ve ahlâk üreten bir kaynak olmaktan çıkıp ideolojik mobilizasyon aracına dönüştüğünde veya milliyetçilik insanlığa katkı üretme iddiasını kaybedip, içe dönük savunmacı bir kimlik siyasetine indirgendiğinde siyaset giderek daha sert ve çatışmacı bir karakter kazanır.
Oysa tarih bize başka bir ihtimali de gösterir;
İnanç ile aklın, aidiyet ile evrenselliğin dengelenebildiği dönemlerde toplumlar yalnızca kendi güçlerini artırmakla kalmaz, aynı zamanda insanlık için yeni norm ve değerler üretirler.
Gerçek medeniyetler tam da böyle doğar.
Bugün Orta Doğu’nun ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur:
* Dogmatizmi aşabilen bir inanç anlayışı,
* ırkçılığa savrulmayan bir milliyetçilik
* ve bunları insanlığın ortak iyiliğine yönlendiren yeni bir medeniyet tasavvuru.
Türkiye’nin tarihsel tecrübesi, bu fikri yeniden düşünmek için önemli bir imkân sunmaktadır.
Çünkü medeniyet tasavvuru olmayan bir dindarlık dogmatizme savrulur. Medeniyet ufku olmayan bir milliyetçilik ise çoğu zaman ırkçılığa dönüşür.
Türkiye'nin ve Orta Doğu’nun geleceği ise tam tersine yeni bir bağlıdır:
Ahlâkı derinleştiren bir inanç,
sorumluluğu güçlendiren bir aidiyet
ve bunları insanlığın ortak geleceğine yönlendiren bir medeniyet vizyonu.
Türkiye bilhassa son 200 yıllık hikayesi, organik sosyolojisi ile bölgenin istikrarlı ve yumuşak güç üretme kapasitesiyle tarihi rolünü yerine getirmek sorumluluğu altındadır. Bu sorumlulukta öncelikli olarak aydınlar ve siyasi elitler bu rollerinin gereğini yerine getirmek zorundadırlar.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü