Bir önceki “Eli Öpülesi Bir Müdür” başlıklı söyleşimizde, öğretmen bir meslektaşının diliyle anlatmıştık; eğitimci Sait Esircan’ı. Bu kez de öğrencilerini dinleyelim. Bakalım, onlar ne diyor?
Çok iyi bildiğiniz gibi bir öğretmeni en iyi, en doğru değerlendiren öğrencileridir. Hele hele okul yıllarından 40-50 yıl sonra… Dahası, öğretmenleri gözlerini bu dünyaya yumduktan 20-25 yıl sonra… Sözü fazla uzatmadan öğrencilerinden dinleyelim; öğretmenlerini ve müdürlerini
Emekli Fen Bilgisi Öğretmeni ve Okul Müdürü Cavit Nişancı alıyor ilk sırayı:
“Ben ortaokul ve liseyi onun döneminde okudum. Matematiği onun sayesinde sevdim. Ortaokulu bitirdiğimde Hayrabolu’da lise yoktu. Ailemin durumu başka bir şehirde okumama müsait değildi. Bu yüzden bir yıl boşta gezdim. Ertesi yıl, Sait Beyin çabaları ile Hayrabolu’da lise açıldı. (…)
Sait Bey benim gibi geçen yıllarda ortaokuldan mezun olduktan sonra eğitimine devam edemeyenleri tespit etmiş. Bizleri tek tek buldu. Ki bazılarımız köylerde yaşıyordu. Bizleri okula çağırdı. Bazılarının velilerine ulaştı. Beni de çağırdı; gittim. Kayıt için gerekli belgelerin listesini verdi. “Bunları tamamla gel, liseye kaydolacaksın” dedi. Kısa sürede tamamlayıp liseye kaydoldum.
Hayatımın dönüm noktası bu oldu.”
Gerçek öğretmen, gerçek eğitimci 50 yıl sonra öğrencisine böyle dedirtir işte!
Şimdi de Emekli Cumhurbaşkanlığı Güvenlik Başdanışmanı Erkan Gürvit’te sıra:
“Sait Bey, biraz sert mizaçlı, yüzü az gülen bir hoca idi. Bir gün beni odasına çağırdı ve bundan böyle öğrencilere satış yapan kantini benim işleteceğimi, hesapları her akşam kendisine getireceğimi, bir kuruşluk yanlışlık istemediğini belirtti. “Bak bakalım, matematik faydalı mı, değil mi; görürsün” dedi. Doğrusu Sait Hoca beni 12 yaşımda hayata hazırlamıştı. Bunun farkında değildim. Daha sonraki hayat mücadelelerimde çok faydasını gördüm. Nur içinde yatsın!”
Aralara girip dikkatinizi dağıtmamak için ben susuyorum. Bu kez yine emekli öğretmen ve okul müdürü öğrencisi Mustafa Koç’u dinleyelim:
“Hayrabolu’nun eğitim hayatında çığır açmıştır. İlk geldiği yıl kapı kapı gezerek öğrenci toplamıştır. Ben ilkokul öğrencisiyken köyümüze de geldiği konuşulmuştu. (…) “Ben anlatmaktan usanmam; yeter ki sizler öğrenin. Gerekirse evime gelip sorabilirsiniz” derdi. Bu ısrarlı çabaları sonunda matematik en başarılı olduğumuz ders haline geldi. Bizler de sormaktan korkmadan özgüvenimizi kazanmış olduk. (…)
Sait Esircan, Hayrabolu köylerindeki çocukların da eğitim imkânından yararlanması için çabalarını sürdürdü. Bu öğrencilerin barınma ihtiyacını karşılamak üzere okul bahçesine pansiyon binası yapmak için çalışmalara başladı. Kısa zamanda çok miktarda malzeme topladı. Bağışlar para olarak değildi. Çimento, tuğla, kiremit, kireç vb. gibi inşaat malzemeleriydi. Sait Bey inşaatta bizzat kendisi çalıştı. Okul öğrencileri olarak bizler, inşaat çalışmalarına katıldık. Kiremit, tuğla taşıdık. Harç kardık. Müdürümüz binayı neredeyse kendi elleriyle yaptı; diyebilirim. Pansiyon kısa sürede bitti ve hizmete açıldı. (…)
Buraya yerleştirdiği köy çocuklarını, gece gündüz takip etti. Her gece mutlaka gelir, öğrencilerin durumunu izler, sorunları ve ihtiyaçları varsa giderilmesini sağlardı.”
Bu tür çalışmalarından nedense rahatsız olan tuzu kuru kimi sözü geçenlerin etkisiyle, isteği olmadığı halde İstanbul’a atanır müdürümüz. Bir yıl sonra Sait Esircan’ın yokluğunun büyük eksikliğini gören Hayraboluluların ısrarlı istekleri sonucu geri alınır bu atama. Söz yine öğrencisi Mustafa Koç’ta:
“Adam gibi adam olan bu adam, yine aynı hız ve istekle çalışmalarına devam etti ve Hayrabolu’ya lise açılmasını sağladı.”
***
Hep öğretmen ve okul müdürü öğrencilerine değil, bir de banka müdürü öğrencilerine kulak verelim. Ve şimdi söz, Emekli Banka Müdürü Asım Ergüder’de:
“Matematikten benim gibi vasat olan arkadaşlarımın babaları zaman zaman ders ortasında ziyarete geliyorlardı. Müdür Bey de o öğrencileri sözlüye kaldırıyor, kolay sorularla babasının önünde onlara iyi not vererek moral veriyordu.
Bir gün ben de babamı ikna ettim. Ders saatini verdim; geldi. Elinde şapkası ürkek bakışlarla kapıyı araladı. Müdür Bey, “Bekir Ağa buyur, hoş geldin” dedi. Babama bir sandalye getirtti. Beni tahtaya kaldırdı. Basit bir soru sordu, iyi not verdi. Babama döndü, “Sizden Arapça rakamları da öğrenmiş” dedi. Babam bir şey anlamadı, gitti. Ama ben her şeyi anladım. Müdür Beyin kopya çektiğimi anlamış olmasından uzun süre utanma hissiyle yaşadım.”
İşte öğrencilerinden bir banka müdürü daha! İzzet Ülker’in ne yazdığını okuyalım şimdi de:
“Matematik öğretmenimiz ve okul müdürümüz Sait Ercan sert mizaçlı, disiplinli bir öğretmen olduğu kadar, bana göre matematik dersinde üstat derecesinde olan bir öğretici idi. Bilgisini öğrencilerine anlatmada ve aktarmada üstün yeteneğe sahip bir eğitmendi. Ayrıca Milliyetçi olduğu kadar Atatürkçü bir öğretmen ve yönetici idi.”
Diyorsunuz ki belki, “Bu öğretmenin hiç kız öğrencisi yok muydu? Vardı da onlar bir şey yazmamışlar mı? Neden onlardan hiç örnek yok?”
Yerden göğe haklısınız. Şimdi bir kız öğrencisinde sıra. Emekli Edebiyat Öğretmeni Kevser Bingül Kabalcı, bir öğretmenler gününde Sait Esircan öğretmenine şöyle bir mektup yazar:
“Sevgili Öğretmenim;
1956, 57, 58 yılları… Hayrabolu Ortaokulunda müdürsünüz. Ben öğrencilerinizde 94 Kevser… Ellerinizden öperim. Öğretmenim, öğretmenler gününüz kutlu olsun. Ben de öğretmenim. Yolunuzdan, izinizden gidiyorum. Zaten sizinle sevdim öğretmenliği.
Hatırlar mısınız? Bir kış günü donmuş gibi gelmiştim okula. Zil çalmış, herkes dersteydi. Okulda çıt yoktu. Üstelik bize sizin dersiniz vardı. Matematik… Üşümeyi unutmuştum. Nasıl, ne cesaretle girecektim sınıfa! Kalbim fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Siz pencereden beni görmüşsünüz. Kapıyı açıverdiniz. Aman Allahım, ne diyeceğim, ne yapacağım? Robot gibiydim; soğuktan, heyecandan… Siz ellerimi avuçlarınıza aldınız, ısıttınız. Birkaç saniye mi, birkaç dakika mı, saatlerce mi bilmiyorum.
Hiç güldüğüne, hatta tebessüm ettiğine tanık olmadığımız yüzünüzde bir baba sevgisi vardı ki, onu anlatmak mümkün değil. “Hadi şimdi sobadan uzak otur; donmuşsun. Sobaya yakın olman iyi olmaz. Ovala ellerini bakalım; aç, kapat, hareket ettir.” diyorsunuz.
Bir öğrenci tahtada problem çözüyor. Sınıfta sanki nefes bile alınmıyor. Sobada kömürlerin yanması çıtır çıtır… Penceremiz soğuk iklimlere özgü çift camlı… Artık üşümüyorum. Sınıfımız öyle sıcak ki!... (…)
Fakülte üçte nişanlanacağım zaman… Yüzüklerimizi takmanızı dilediğimde, tıpkı o kış günündeki gibi bakmıştınız bana. Siz babamdınız… Ve yüzüklerimizi sevgi dolu, övgü dolu sözlerle taktınız; onurlandırdınız bizi.
Sevgili Öğretmenim! Bunca yıl sonra hâlâ merak ettiğim bir konu var: Bize Atatürk’ü ne zaman, nasıl anlatmıştınız bilmiyorum ama Atatürk’ü tanıdıkça sizi buldum. Sizi hatırladıkça Atatürk’ü anladım. Karışık söylemiyorum. İnanın tam böyle… Dürüstlük, vatanseverlik, tüm ulusunu sevmek, hele çocukları çok sevmek, çalışkanlık, daha iyiye, daha güzele ulaşmak çabası… İşte bu gibi erdemler… Ben de öğretmen olarak karınca kararınca öğrencilerime bu ışığı götürmeye çalışıyorum.
Öğretmenim! En derin saygılarımı sunarken, binlerce kez öperim ellerinizden.
24 Kasım 1983
Antakya/Hatay” (*)
------------------------------------------------------------------------------------
(*) Kasabanın Işığı Öğretmen Sait Esircan, Hazırlayanlar: Abdullah Damar – Aytekin Erdem
Baskı – Cilt: Hedef Grafik, Tekirdağ 2016