Üzülüp duruyordu; bir yılı aşkın süredir, kızımız Dilem. Hem de ne üzülme!.. Ah vah ediyordu; aklına her gelişte. Çok sevdiği bir şeyi kayıptı çünkü. Daha doğrusu birbirinin devamı iki şey… Bu konuda hiçbir yardımımız olamıyordu ona. Ne annesi ne ben ne oğlu Erim… Teselli için söylediklerimiz de yarasını daha fazla deşmekten başka işe yaramıyordu.
Neydi, bir yıldır arayıp bulamadığı? Bilezik, kolye, yüzük, küpe gibi onun için özel anısı olan armağan takılar gelebilir aklınıza. Ya da çok değerli bir çanta, kol saati, cep telefonu… Kürk manto gibi bir giysi?.. Hayır, hayır hiçbiri değil.
“O değil, bu değil… Neydi peki bu değerli şey? Bir genç hanım için bu saydıklarınızdan daha değerli ne olabilir? Altın değil, gümüş değil, vizon kürk bile değilse nedir?” diyorsunuz, öyle mi? Sizi daha fazla merakta bırakmamak için söyleyivereyim hemen:
Kızımın 7-8 yaşlarında yazdığı “Günce” adını verdiği iki defteriydi kaybolan. “Üzülme canım benim! Göreceksin hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıverecek onlar.” diyordum da inanamıyordu. “Gözüm gibi sakladığım o iki defter nereye gider? Kim, niçin alsın? Ne işine yarar ki? Evi derletip toparlarken, farkına varmadan çöpe mi attım acaba?” deyip üzüldükçe üzülüyordu.
Geçen hafta başında sabah erkenden oğlu Erim’le birlikte yayınevimize gitmişlerdi yine. Öğleden sonra evde çayımı içerken Mustafa Gazalcı’nın “Bozkırdaki Işıklar” adlı kitabını okuyordum. Cep telefonum çaldı. Baktım, kızımdı arayan. Açar açmaz:
“Müjde baba, müjde!” diye coşkulu bir sevinçle haykırıyordu kızım. Uzun zamandır duymayı çok istediğim, pek özlediğim bir sesti bu. Çok iyi, çok güzel de neydi vereceği müjde? Hiçbir şey gelmedi aklıma. Neydi, biricik kızımı böylesine sevindiren?
“Nedir seni böylesine mutlu eden tatlım?” diye sordum hemen.
“Buldum baba, buldum!” diyordu; sevinçli bir heyecanla
Değerli bir sevgili bulduğunda, ondan evlenme teklifi aldığında bile böyle coşkulu olmamıştı.
“Ne buldun güzelim? Nedir bulduğun canım? Büyük ikramiye mi çıktı piyangodan?”
Böyle sordum ama aynen babası gibi piyango bileti de almaz, benzer hiçbir şans oyununa da umut bağlamazdı o. Tamam da neydi; verdiği müjde?
“Evet baba, aynen dediğin gibi büyük ikramiye çıktı bana!” diye yanıtladı; şakamsı bir ses tonuyla.
“Tamam kızım; söyle artık müjdenin ne olduğunu da ben de sevineyim.”
“Evet baba, söyledim ya! Bir kez daha söylüyorum. Buldum; Günce’mi buldum!”
“Günce diye çok sevdiğin bir arkadaşın var mıydı senin? Liseden mi, üniversiteden mi arkadaşındı?”
“Şaka mı yapıyorsun baba? Ne arkadaşı? Kayboldu diye üzülüp durduğum Günce defterlerimi buldum. Geçen yıl evden yayınevine gönderdiğim kitap kolilerinin içinden çıktı. Öyle sevindim, öyle sevindim ki, hazine bulsam bu kadar sevinemezdim.”
Oh be! Ben de çok sevindim bu habere. Kızımı mutlu eden her şey beni daha çok mutlu eder çünkü. Gecikmeden defterleri ile birlikte gelen kızımın yüzü hep güldü o akşam. Ben de kırk yıldır görmediğim o defterleri okuma fırsatını yakaladım böylece. Ve kızımın gözüyle yaşadım; o günleri bir daha.
Haklıymış tatlım; kaybedince çok üzülüp bulunca çok sevinmekte. Kolyenin de yenisi alınır; kürkün de. Ama bu günceler böylesine yazılamazdı bir daha. Düşündüm de bu güzel anıları yalnızca kendine saklamakla haksızlık ediyor tatlım! Çocuk gözüyle yetiştiği evi, annesi, babası, okulu, öğretmenleri ve arkadaşlarını öyle tatlı anlatmış ki! Ne çok şey düşündürdü bana bir bilseniz! Bir baba, bir öğretmen, bir büyük olarak özeleştiri yapıp durdum; her günceyi okurken. Neden herkese vermemeli bu fırsatı! Kitaplaştırmasını isterim ama kararı verecek olan ben değilim elbette. Bunca sözden sonra, “Dilem’in Günce”sinden birkaç sayfa okumaya ne dersiniz?
DOKTOR AMCA
“Üç dört yaşlarındayken en sevgili oyuncağımdı piyano. Ne zaman nasıl başladı bu sevgi, bilmem. ‘Piyano al anne! Piyano al baba! ’diye tutturmuşum. 300 liraymış o günlerde, oyuncak bir piyanonun fiyatı. 300 lira bir aylık öğretmen maaşının dörtte biriymiş. O yüzden hemen alamamışlar.
Sonradan birkaç kez dinledim babamdan. Şöyle böyle anımsıyorum ben de. Silivri’de yazlık bir sitedeyiz. Mevsim bahar… Güneşli bir gün… Deniz kıyısına indik babamla. Henüz denize giren, kumsalda güneşlenen yok. Bir adam sandal boyuyordu. Yanına gidip, “Kolay gelsin!” dedik.
“Sağ olun. Teşekkür ederim.” dedikten sonra hem işine devam etti; hem de konuştu bizimle. Güler yüzlü bir amcaydı. “Ne renge boyuyorsunuz?” diye sordum. Gülümseyerek bakıp yüzüme, “Maviye…” dedi. Şaşırmıştım, “Aaa!.. Mavi değil ki bu.” deyince ben, işini bırakıp, “Ya ne?” diye sordu.
“Lacivert…”
“Bravo!.. Bravo kızım sana. Bakalım ne dersin diye mavi demiştim ben. Ama maviyi lacivertten ayırabilmen çok iyi. Aferin! Söyle bakayım kaç yaşındasın sen?”
“Dört yaşındayım.”
“Üçü yeni bitirdi amcası.” dedi; babam da.
“Şimdi daha çok sevdim seni. Yaşına göre çok olgun, çok akıllı bir çocuksun sen. Resim yapıyor musun bakayım?”
“Yapıyorum.”
“Renkli resim de yapıyor musun?”
“Evet, suluboya ile boyuyorum hem de.”
“Çok daha güzel öylesi… Peki, müzik çalışması da yapıyor musun?”
“Piyanom var benim!”
“Bak buna daha çok sevindim işte.”
“Oyuncak piyano…” dedi babam.
“Ben doktorum.” dedi; sevimli amca. “Benim de bir kızım var. İlkokula gidiyor. Aynı zamanda konservatuvara. Piyano bölümüne… Bu yaşlarda çocukların resim, müzik gibi yetenekli oldukları bir alanda özel olarak eğitilmelerinin yararına inanırım ben. Bu yaşta mavi ile laciverti birbirinden ayırabilen bir çocuk yeteneklidir. Konuşması da onun akıllı bir kız olduğunu koyuyor ortaya. Bence tam zamanıdır. Ya resim ya müzik dersi aldırın; derim. Sonra konservatuvar sınavlarında deneyin bir de.”
Sonra yine bana dönüp:
“Adın ne kızım senin?” diye sordu.
“Dilem Gözde…”
“Adın da güzel senin, kendin de güzelsin.”
“Teşekkür ederim.”
“Benim kızımın adı da İlke…”
***
Oyuncak piyanomdan başka bir piyano olduğunu, onu öğrenmek için ders alındığını, bunu öğreten bir okul olduğunu, bu okula konservatuvar dendiğini sanırım ilk kez bu doktor amcadan duydum o gün. Kızı İlke ablayı da tanıdım; bir süre sonra. Uzun saçlı, iki tekerlekli bisiklete binen çok tatlı bir abla idi.”
Ne dersiniz? Bu haftalık bu kadar yeter; değil mi?