YAŞAMAK ZAMANI

Annelik, Babalık Gibi Öğretmenlik De Bir Sevgi Sanatıdır

Bir zamanlar biz de çocuktuk. Biraz büyüyüp genç olunca unutuverdik çocukluğumuzu. Hele hele biraz daha büyüyünce gençliğimizi de unuttuk bu kez.

Mesleğimiz ne olursa olsun ya anne ve babayız hepimiz, ya da anne ve baba adayı… Çocuk nasıl düşünür? Nelere üzülür, nelere sevinir? Unuttuğumuz bu soruların yanıtını bir çocuğu dinleyerek öğrenebiliriz ancak. Ya da bir çocuğun kaleminden dökülmüş satırları okuyarak…

İşte bu nedenle kızım Dilem Gözde’nin “Günce”sinden örnekler vereceğim yine:

AH BİR GELSE O GÜN
İlk piyano öğretmenimin evine annem ve babamla gittik birkaç gün. Sonra kimi zaman annemle, kimi zaman babamla… İlk günlerde yoruluveriyordu ellerim, parmaklarım. Sol elimin parmakları ya geri kalıyordu; sağ elimin parmaklarından, ya da yanlış tuşlara basıyordu çoğu zaman.

Oysa ne güzel çalıyordu öğretmenim. Onun parmakları yanlışlık yapmıyordu hiç. “Neden siz öylesiniz de ben böyleyim?” diye sordum.
“Bir gün gelecek senin parmaklar da yanlış yapmayacak Dilem.” dedi öğretmenim.

“Ah, o gün bir gelse!..” diyordum içimden. Dışardan göründüğü gibi kolay değildi; güzel piyano çalmak.

AFERİN DİLEM
Beş yaşlarındaydım. Aylardan hazirandı sanırım. Daha çok babamla her gün gidip geliyordum öğretmene. Sokakta oynamaktan daha çok sever olmuştum; piyano çalışmayı. Diyelim ki evde birkaç komşu çocukla oynayıp dururken güzel güzel:

“Vakit geldi Dilem” deyince babam, “Özür dilerim arkadaşlar. Benim derse gitmem gerekiyor.” deyip kapıya koşuyordum hemen. Öğretmenin evine gidinceye dek, “Sol sol mi mi, sol sol mi… Fa fa re re, fa fa re…” gibi hep nota okurduk babamla. Hele hele:

Neşeli ol ki şen kalasın,
Bu dünyadan da zevk alasın.


şarkısını ve bu şarkının notalarını da o günlerde öğrenmiştim babamdan. Öğretmenle çalışmaya başladıktan bir hafta on gün sonra parmaklarım notaların yerini biliyordu artık. Bir gün derste çalıverdim kendiliğimden, “Neşeli ol ki şen kalasın” şarkısını.  Şaştı kaldı da öğretmen:

“Aferin Dilem, aferin Dilem!” diye kutladı beni.

BİR ÇİFT TATLI SÖZ
Sanırım, piyano öğretmenimden en çok, en sık duyduğum, “Aferin Dilem, aferin Dilem!” sözü olmuştur. İnsan sevdiği birinden bu sözleri duyar da nasıl sevinmez! Hem de yalnızca dilinin ucuyla söylemezdi; bu sözü öğretmenim. Yüzü de gülerdi bu anda, gözlerinin içi de… Yüzü daha bir güzel görünürdü o anda bana. Çoğu zaman da tatlı tatlı okşar ve eğiliverip öperdi yanaklarımdan.

Eh, tutmayın beni artık! Yeni ders, yeni parça ne kadar zor olursa olsun, zor gelmezdi hiç. Öğretmenin dudaklarından dökülen o bir çift tatlı söz ve yanağıma konan sevgi dolu öpücüğü ile çabucak öğrenirdim yeni dersimi.

SALINCAK

Annem Bakırköy Kız meslek Lisesinde görevliydi o yıllarda. Giyim öğretmeni olarak. Babam da Bakırköy Merkez Lisesinde… Annem, babam sabah erkenden okula gidiyorlardı. Ben annemin babası emekli inşaat ustası dedemle birlikte kalıyordum evde. Sabahçı olduğu için öğleyin bitiyordu; babamın işi. Annem aynı zamanda müdür yardımcısıydı. O nedenle akşama dek gelmezdi.

Öğleyin dönerdi eve babam. Yemekten sonra hep birlikte çıkardık evden.  Dedem Şehremeni’ye giderdi. Oğlanları Adnan (Eday) ve Aydın dayılarımın kahvesine… Ben de babamla doğru çocuk bahçesine… Orada salıncağa binmeyi severdim en çok. Sallandıkça sallanır; doymak bilmezdim sallanmaya.

“Haydi, derdi babam, yeter! Biraz da başkaları binsin. Biraz da bekleyen çocuklar sallansın.” İstemeye istemeye inerdim salıncaktan.

HEM PİYANO HEM OYUN
İner inmez salıncaktan, “Okulun bahçesinde de oynayacağım ama.” derdim. 

“Elbette, derdi babam. Önce okuldaki piyano ile oynarız; sonra bahçede…”

“Piyano oyundan sayılmaz ki!”
“Neden sayılmasın? Hem de çok güzel bir oyuncak… Çok güzel bir oyun değil mi, piyano çalmak? Sen hoşlanmıyor musun yoksa piyano çalmaktan?”

“Seviyorum… Hoşlanıyorum.”
“Öyleyse?..”


Ne bileyim! Gerçekten seviyordum piyanoyu. Piyano çalmaktan da hoşlanıyordum. Ama kayacakta kaymaktan, salıncakta sallanmaktan da hoşlanıyordum. Bir türlü istediğim yanıtı veremiyordum babama.

Bakırköy Çocuk Bahçesi yakındı; annemin okuluna. Babamla kovalamaca oynayarak çabucak varırdık; annemin okuluna.

OYUNCAK VE PARA
Annem okulda, “Müdür Yardımcısı” odasında olurdu çoğu zaman. Beni görünce sarılıp öperdi hemen. Ve arkasından, “Ağladın mı? Kahvaltı yaptın mı? Yemek yedin mi?” diye sorardı mutlaka.

Sabahları kalkınca, “annem yok” diye ağlamıyordum artık. Çoğu zaman, annem yataktan kalkar kalkmaz uyanıyordum zaten. “Bugün okul var mı?” olurdu ilk sorum. “Bırak okulu, uyu sen. Vakit çok erken.” derdi hep. ‘İyi, ben uyuyayım da sen benden habersiz kaç okula; değil mi?’ derdim içimden. Uykum olsa bile uyumazdım da:

“Gitme, gitme bugün okula.” diye yalvarırdım.
“Gitmemek olur mu kızım! Gitmesem para verirler mi?”
“Vermesinler.”
“Peki, istediğin oyuncakları nasıl alacağım o zaman?”

Ne kötü! Oyuncakları para ile satmaları ne kötü idi. Evet, çok oyuncağım olsun istiyordum. Seviyordum oyuncakları. Annemi de seviyordum ama. Bütün gün ayrı kalmak istemezdim annemden.

Yayın Tarihi
07.03.2026
Bu makale 37 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!