Yıl 1964... Mevsim sonbahar... Çoktan açıldı okullar. Üç yıldır Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak görev yaptığım Diyarbakır/Ergani yakınındaki, 1940’larda Dicle Köy Enstitüsü olarak kurulmuş Dicle İlköğretmen Okulu’ndayım. Haziran ayında Ankara yakınındaki Hasanoğlan Atatürk İlköğretmen Okulu’na nakil için dilekçe göndermiştim bakanlığa. Koca yaz geçmiş, olumlu-olumsuz hiçbir yanıt almamıştım.
Demek ki bu yıl da buradayız; diye düşünüp 1964-1965 ders yılı için yine sıvamıştım kollarımı. Eylül, ekim geçti; kasımın ortaları… Bakanlıktan bir mektup: “İsteğiniz üzerine Hasanoğlan Atatürk İlköğretmen Okuluna atandınız.” diyor, yeni görevime bir an önce başlamam için gereğini yapmam emrediliyordu.
Çok sevdiğim öğrencilerime ve öğretmen arkadaşlarıma veda edip bavulumu alarak bindim kara tirene. Hasanoğlan İstasyonunda inip bavulum elimde, yürüdüm okula doğru. Nâzım Esen’di okul müdürü. Başyardımcısı Fikret Öztürk… “Öğrencilerimizin Türkçe dersleri boş geçiyordu. Ne iyi ettiniz de gecikmeden geldiniz!” diye sevindiler.
Bakanlıkta dayım yoktu, amcam da… Mecliste teyzem de yoktu, halam da… Buna karşın 23 yaşında bekâr bir gencin Ankara yakınındaki ünlü bir okula atanması şaşırttı birçoğunu. Haklıydılar. Oraya atanmam için hastalık gibi bir mazeretim de yoktu, eş durumu ya da çocukların üniversitede okuması gibi geçerli bir gerekçem de… Öğretmen Okulları Genel Müdürü Selman Erdem niçin beni seçmüşti; bilmiyorum.
Yanımda hiç kimsenin olmadığını ve olmayacağını öğrenen okul yönetimi, lojman yerine öğretmenler lokalinin bitişiğindeki konukevinde bir oda verdi bana. Neyime yetmezdi benim; değil mi ya! Ertesi günü bir de ne göreyim? Aksu İlköğretmen Okulu’ndan sevgili öğretmenlerim Musa Okay, Ahmet Tuncer, Naciye Aybastı, Osman Aybastı, Şenay Can, Rıfkı Can da orada değiller mi? Bilmiyordum ve böyle bir sürprizle karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Öyle mutlu oldum ki, sevgili öğretmenlerimi görmekten! Sevinçle koşup saygıyla öptüm ellerinden.
Birinci ve ikinci sınıfların ders yılı başından beri boş geçen Türkçe dersleri verildi bana. İlk girdiğim sınıfın 22’si kız 22’si erkek olmak üzere 44’tü mevcudu. Ancak sınıfın bir yarısında kızlar, öbür yarısında erkekler… Kabul edemezdim; bu saçmalığı. Dolayısıyla tanışma faslından sonra dersimizin ilk konusu bu oturuş biçimi oldu. Niçin böyle oturduklarını sordum. Ders boyunca bu konuyu konuştuk. Herkes açık açık söyledi düşüncesini. Hiçbir öğrenci bu tür oturuştan memnun değildi. Ama!.. O ne der; bu ne der korkusu yok mu?
O hafta içinde girdiğim öteki sınıflarda da değişti; o çirkin manzara.
Neden o güne dek bir öğretmenin bile dikkatini çekmemişti bu yanlış? Teneffüs zili çalınca, “On dakika sonra geldiğimde bakalım nasıl göreceğim sizi?” diyerek çıktım sınıftan. Öğretmen zili çalıp da ikince derse girdiğimde her sırada bir kız, bir erkek öğrenci vardı. Doğru bir kara verip hemen uygulamanın verdiği mutlulukla gülümsüyordu hepsi.
Aksu gibi Dicle’de de yatılı kız öğrenci yoktu. 1950’de genel seçimi kazanan DP’nin ilk yaptığı iş, Türkçe okunan ezanı Arapçaya çevirtirken, ikinci işi de karma eğitim uygulanan köy enstitülerindeki o güzel düzeni bozmak olmuştur. iktidarın bu iki geriye dönük uygulaması o günlerden beri acıtır yüreğimi. İyi de bu karma eğitime nasıl mı geçilmiş bu okulda? Çünkü Hasanoğlan’da 27 Mayıs !960’taki iktidar değişikliğinden bir süre sonra ATABİRÇA denen bir uygulama başlamış. Birkaç yıldan sonra bu denemenin başarılı olduğu saptanırsa öteki okullarda da uygulanacakmış.
ATABİRÇA’nın açılımı şuymuş: “Atatürk Birlikte Çalışma” programı. Amerika’da birkaç yıl kalarak bu işin inceliklerini öğrenmiş bir uzman gözetiminde başlamış bu uygulama. Birkaç yıldır okula yatılı olarak kaç öğrenci alınıyorsa yarısı kızlardan seçilmiş. Çok güzel, çok güzel de niçin öteki öğretmen okullarında da geçerli olmasındı bu kural?
ATABİRÇA’nın konuşulduğu benim ilk kez katıldığım bir toplantıda, “Köy Enstitüleri gibi özgün ve denenmiş çok başarılı bir örneğimiz varken, birlikte çalışmayı Amerika’dan öğrenmek gibi bir denemeye kalkmak çok anlamsız geldi bana.” diye sert bir eleştiri yapınca yanılmıyorsam adı Ömer Saray olan bakanlık görevlisi haklı olarak çok bozulmuştu bana.
Bir cumartesi öğleden sonra konukevindeki odamda günlük gazeteleri okurken kapım tıklandı kibarca. “Buyurun” dedim merakla. Kapı açılınca, derslerine girmediğim yakışıklı iki delikanlı duruyordu karşımda. Ayağa kalkıp yanlarına giderek: “Buyurun gençler, ne arzu etmiştiniz?” diye sordum. “Müsaitseniz ve rahatsız etmezsek sizinle görüşüp konuşmak istemiştik.” demesinler mi?
“Ben mi rahatsız olacağım? Öğrenciler benimle görüşüp konuşmak ister de nasıl müsait olmam? Buyurun, buyurun!” diyerek aldım içeriye. Önce kendilerini tanıttılar. İbrahim Kaypakkaya ve Murat Ali Kiremitçi idi adları. İkisi de 5. sınıfta… Çok kısa bir girişten sonra, “Buyurun, sizi dinliyorum” deyip onlara bıraktım sözü:
Geldiğim günden beri merakla izliyorlarmış beni. Derslerine girdiğim sınıflardaki hemşerilerinden de sorup durmuşlar. Hiçbir öğrenciye kızmamış, bağırıp çağırmamışım. Kimseyi küçük düşürecek bir söz söylememişim. Her öğrencinin her türlü soru sormasına fırsat vermişim. Dahası, “Soru soran öğrenciyi daha çok severim ben” demişim. Kimseyi notla korkutmamış, saçını, kulağını çekmemişim. Ve en önemlisi de Türkçe derslerimin çoğunu okulun çok donanımlı kütüphanesinde yapmama çok sevinmişler.
Hele hele çok sevdikleri Musa Okay, Ahmet Tuncer, İhsan Aksu ve Himmet Şahin öğretmenlerinden de hakkımda güzel sözler duyunca daha yakından tanımak istemişler beni. Bugüne kadar böyle yapan hiçbir öğretmenleri olmamış. Ayrıca öğrencilerimi gazete, dergi, ders dışı kitap okumaya özendirmem, hafta sonları onları Ankara’ya tiyatrolara götürmem, dönüşte izlenimlerini ve düşüncelerini önce sınıfta dinlemem sonra yazmalarını istemem de çok ilginç gelmiş onlara. “Bugüne dek sizin gibi bir Türkçe ve edebiyat öğretmenimiz olmadı bizim. Varsa yoksa ders kitabı, ezber ve ezbere dayalı sınav… Oysa siz yazılı sınavlarda ezber sormuyormuşsunuz. Soruları yazdırdıktan sonra, ‘Ders kitabınıza, not defterinize, yardımcı kitaplara bakabilirsiniz’ diyormuşsunuz.” diye anlattılar da anlattılar.
Bu iki gençle tanışmaktan çok mutlu oldum. Sık görüşmeye başladık; o günden sonra. Her konuyu çok rahat konuşup tartışıyorduk. O ders yılı sonunda tüm dersleri “pekiyi” olan İbrahim Kaypakkaya öğretmenler kurulu kararı ile İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderildi. “Ser Verip Sır Vermeyen “(*) bu yiğidin hazin ama onurlu öyküsünü önümüzdeki hafta anlatayım. (Murat Ali Kiremitçi kardeşimle haberleşiriz hâlâ.)
-------------------------------------------------------
(*) Ser verip Sır Vermeyen Bir Yiğit: Nihat Behram, Tekin Yayınları, 100. Baskı, 2025 www.tekinyayinevi.com.tr; info@tekinyayinevi.com.tr; (0216) 650 10 10