YAŞAMAK ZAMANI

Doğu’nun Zeki ve Cana Yakın Çocukları

Söyleşi en az iki kişi ile olur; değil mi? Sürekli tek kişi konuşuyorsa başka bir şeydir o. Bilmem, haftalık söyleşilerimde uyabiliyor muyum bu kurala?

Söyleşi en az iki kişi ile olur; değil mi? Sürekli tek kişi konuşuyorsa başka bir şeydir o. Bilmem, haftalık söyleşilerimde uyabiliyor muyum bu kurala?

Bu konuyu fazla kurcalamadan birçok kişinin görüşüne yer vereceğim bu söyleşimde. Tümünü de Prof. Dr. Kemal Kocabaş’ın Dicle Aydınlığı (*) adlı değerli kitabından özetledim.

1944’te TBMM bütçe görüşmelerinde bir Diyarbakır milletvekili, “Doğu için Diyarbakır’da bir Köy Enstitüsü açılmasını” rica eder. Dönemin MEB Hasan-Âli Yücel, “Sayın milletvekili arkadaşımın buyurdukları mıntıkada bu yıl yeni bir Köy Enstitüsü açılacaktır.” müjdesini verir.

Gerçekten de o yaz Diyarbakır’ın Ergani yakınındaki Hoşot ovasında Dicle Köy Enstitüsünün temeli atılır ve aynı yılın sonbaharında da eğitime başlanır. Demek ki o yıllarda bakanlar sözlerinin eri imişler. Üç ayda, bir Köy Enstitüsünün nasıl yapıldığını yapanlardan dinleyip öğreneceğiz.

Ortada tek bir binası, tek bir öğretmeni bile olmayan, adı var kendi yok Dicle Köy Enstitüsüne müdür olarak atanan Nazif Evren, Dicle’ye gitmeden önce Köy Enstitülerinin gerçek kurucusu “Tonguç Baba”yı Ankara’da makamında ziyaret eder. MEB İlköğretim Genel Müdürü, konuğuna, “Enjeksiyon yapmayı bilir misin?” diye sorup çekmecesinden kinin ampulleri, atabrin tabletleri ve DDT (bit ilacı) çıkarıp verir. Özellikle sıtma çok yaygındır çünkü, Nazif Evren’in gideceği bölgede.

Tonguç, Dicle Köy Enstitüsünün önceden uzmanlara hazırlatılmış planlarını da verdikten sonra, “Her on günde bir bana durumu bildiren mektuplar yolla.” diyerek uğurlar konuğunu.

Ve hemen arkasından Dicle’nin kuruluşunu gerçekleştirecek olan Kızılçullu, Gönen, Pazarören, Çifteler, Cılavuz, Arifiye, Hasanoğlan ve Akçadağ Köy Enstitülerinden toplam 200 kişilik öğretmen, usta ve öğrencilerden oluşan imece ekipleri gönderir. Hele hele Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü müdürü Şerif Tekben, okulun tüm insan kaynaklarını Ergani’ye, Hoşot ovasına taşır. 1 Haziran 1944 günü ovaya çadırlar kurulur, bayrak direği dikilir. N. Evren yıllar sonra o günleri şöyle anlatır:

“Ertesi gün, gün doğmadan her yanı dolduran kazma kürek ve türkü sesleri yıllardan beri hareketsiz yatan ovaya canlılık getirdi. Daha ilk günden yapılar için taş, kum, kireç, kereste, tuğla gibi gereçlerin sağlanmasında güçlükler, maliyecilerin enstitü yasalarına yabancılıklarından doğma engeller…” devletin sağladığı kıt ödenekle sekiz Köy Enstitüsünden gelen öğretmen ve öğrencilerin uyumlu çalışmaları sonucu birer birer aşılır.

İşte böylesine inançlı bir çalışma ile üç ay sonra 8 bina, düzenli yolları ve düzenli bahçeleriyle yoktan var edilen Dicle Köy Enstitüsü ortaya çıkıverir. Bir yandan da yataklar, yastıklar yapılıp yığılır. Ranzalar yaptırılır. Okula gelen öğrencilerin saçları kesilir. Hamamda yıkandıktan sonra yeni giysiler ve ayakkabıları verilir. Yatakları ve tuvaletleri gösterilip bunların nasıl kullanılacağı öğretilir.

Beş yıllık ilkokul mezunu yeterli sayıda öğrenci bulunamadığı için, 3 yıllık eğitmenli okullardan mezun çocuklar hazırlık sınıfına alınır. Bunlar 2 yıl hazırlık okuduktan sonra ilkokul mezunu yapılıp Köy Enstitüsü öğrencisi olarak kaydedilir.

Nazif Evren Tonguç’a yazdığı bir mektupta: “İnsan elinin azıcık çabasıyla buraları Ege Bölgesinden farksız olmaya adaydır. (…) Bir, bir buçuk ay sonra Doğu’nun burasında ilk elektrik ışığını yakmak istiyoruz.” der.               

Her gün akşama dek birbirleriyle dostça yarışarak çalışan 8 Köy Enstitülü ekip akşamları ne yapar; dersiniz? Sorumuzun yanıtını, bu imeceye katılan Akçadağ Köy Enstitüsü 5. sınıf öğrencisi Behzat Savaş’tan öğrenelim:

“Her akşam ekipler arasında eğlenceler yapılıyor ve Ergani halkı davet ediliyordu.  Ege’nin zeybekleri, Kars’ın barları, Trakya’nın şarkıları, Orta Anadolu’nun halayları oynanıp neşeleniliyordu. Dicle’deki hayatımız hem faydalı hem zevkli geçti. Ağaç çardaklar, yerlerini sayısı !0’u geçen binalara, toprak çatlaklarda dolaşan kızıl yılanlar yuvalarını pulluk demirlerine terk ettiler. 200 çalışkan insan üç ay içinde bir köy kurdu orada.”

Müdür N. Evren 24 Temmuz 1944 günlü Ankara’ya gönderdiği yazıda, “Her cumartesi gecesi sırayla bir ekip Ergani dahil tüm komşu köyleri eğlendirmektedir. Birkaç güne kadar alacağımız radyoyu kurarak öğrencilerin ajans ve diğer programları izlemesini sağlayacağız.” diyor.

Müdür Evren’in eşi Leman Öğretmen İstanbul doğumludur. Eşiyle birlikte Diyarbakır’a atandığını öğrenen çevredekiler, “Aman sakın gitmeyin! Oralar yılanlarla akreplerle doludur.” dediklerinde Leman Öğretmenin yanıtı şu olur: “Oralarda hiç insan yaşamıyor mu?” Bu anlayış ve bu inançtır işte, onca yıl sonra bile Köy Enstitülerini özlenen, aranan bir eğitim yuvası yapan.

MEB H. Â. Yücel ve Tonguç 1946’da Dicle’yi birlikte ziyaret edip derslere girerler, öğrencilerle konuşurlar. Öğrencilerin verdiği konseri izlerler. Birkaç gün sonra Yücel imzalı şu resmi yazı gelir:

“Dicle Köy Enstitüsünde geçirdiğim birkaç saat bende unutulmaz hatıralar bıraktı. Başta siz ve eşiniz olmak üzere öğretmen ve memur arkadaşlarımın işlerine ne şekilde bağlanmış oldukları kısa zamanda elde edilmiş neticelerden anlaşılmaktadır. Bugün elinizde öğrenci olarak bulunan çocuklarımızın köylerine nasıl bir inançla dönebileceklerini şimdiden düşünebiliyor ve elde edecekleri başarıların büyüklüğünü hesaplayarak bahtiyar oluyorum. Hepinize teşekkür eder sevgi ve saygılarımı sunarım.”

Altı yıldır MEB olan herkesçe sevilip sayılan şair ve yazar bir siyaset adamından alınan ne güzel bir övgüdür bu! Dikkat ederseniz Kaf dağında görmüyor; Bakan kendini. “Öğretmen ve memur arkadaşlarım”diyor. “Öğrenci çocuklarımız” diyor. “Saygı ve sevgilerimi sunarım.” diyor.

Bir de sonra gelenleri ve bugünküleri düşünce Yücel’in büyüklüğünü daha iyi anlıyor insan.

Böylesine çalışkan, sevgi dolu ve ülkemize çok yararlı bir eğitim kurumu kazandıran bu Bakan ve Genel Müdür bir ödülü hak ediyorlardı; değil mi? Nitekim çok geçmeden verilir bu ödül!

1946 seçimlerinden sonra kurulan bakanlar kurulunda yer verilmez; Hasan Âli Yücel’e. Yerine gelen kişi, Tonguç’u da dehler hemen, birçok Köy Enstitüsü Müdürü gibi Nazif Evren’i de…

Yazar Hıfzı Raşit Öymen, Ulus gazetesinde 1 Mayıs 1947 günü, “Dicle Köy Enstitüsünde kaldığımız gece, Doğu’nun zeki ve cana yakın çocukları, bize misafirperverliğin güzel örneklerini verdiler. Eğlenmesini bildiler, bize hoş bir vakit geçirttiler. İnsan vücudunun hareketli ifadelerinden canlı parçalar gösterdiler.” diye yazar.

1961-1964 yılları arasında üç yıl çalıştım bu okulda. 62 yıl geride kaldığı halde yazarımız Öymen’in dediği gibi Doğu’nun o altın yürekli çalışkan ve yurtsever çocukları unutmadılar beni, ben de onları elbette… İlginçtir; söyleşimi bilgisayara geçiriyorken tam bu sırada telefonum çaldı. Arayan Dicle İlköğretmen Okulundan 1962 mezunu Öğretmen ve Avukat Hüseyin Tayfun’du. Hoşbeşten sonra daha çok o konuştu, ben dinledim:

“Siz 1961’de Dicle’ye atandığınızda ben son sınıftaydım. Siz beşinci sınıfların edebiyat ve kompozisyon derslerine giriyordunuz. Bizim sınıfta dersiniz yoktu. Ben sizi, “Kültür ve Edebiyat Kolu Rehber Öğretmeni” olduğunuz için yakından tanıdım. Ben de o koldaydım çünkü. Ve siz mezuniyet töreninde, mezun öğrenciler adına konuşma yarışmasında beni tercih etmiştiniz. Özellikle o yüzden hiç unutmadım sizi.” diye anlattı da anlattı. Ayrıca Kopdağı lâkaplı öğretmenden eleştiriyle, okul müdürü Osman Bektaşoğlu’ndan da sevgi ve saygıyla söz etti.

Öğrencilerimden hiçbirinin ana dilini de sormadım hiç, soyunu sopunu, dinini, mezhebini de… Bu konularda Dicle’de hiçbir sorun yaşanmadı o yıllarda. Dicleli eğitimci Refik Türk Dicle’deki dil konusunu şu ilginç cümlesiyle özetliyor:

“Evde Zazaca, sokakta Kürtçe, camide Arapça, okulda Türkçe…”

Gerçekten de öğrencilerimizin yaklaşık üçte ikisinin ana dili Türkçe değildi. Sözgelişi yıllardır Almanya’da yaşayan Dicle’den öğrencimiz Necmettin Çivilibal, kısa bir süre önce bana, “İlkokula gidinceye kadar tek kelime Türkçe bilmiyordum.” diye anlatmıştı.

Öyledir, öyledir de anadili Türkçe olmayan öteki öğrencilerimiz gibi o da benden daha güzel yazıp konuşur Türkçeyi. Öğretmenleri olmakla kıvanç duyduğum tüm öğrencilerime yürekten sevgiler gönderiyorum bir kez daha.

-------------------------------------------------------------------

(*) DİCLE AYDINLIĞI (Tanıklıklarla Köy Enstitüsünden İlköğretmen Okuluna)

Prof. Dr. Kemal Kocabaş, Nisan 2026, Bassaray Yayınları, Bornova/İzmir, (0232) 457 71 48

Yayın Tarihi
16.05.2026
Bu makale 114 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!