“Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” başlıklı bir önceki söyleşime ilgi büyük oldu. Gelen iletileri vermeden geçmeye razı olmadı gönlüm. İlk ileti İbrahim Kaypakkaya’nın Hasanoğlan’daki en yakın arkadaşı Murat Ali Kiremitçi’den geldi.
“Sevgili Hocam;
60 yıl sonra yaklaşık iki yıl önce buldum sizi. Tekrar ilk günkü gibi özlem giderdik. Anıları yenileyip bugünlere geldik. Son söyleşinizde benden de söz ederek o günleri yeniden yaşamama ve mutlu olmama neden oldunuz.
Gelelim, can arkadaşım İbrahim Kaypakkaya’ya:
O gerçekten çok zeki ve her konuda çok yetenekli idi. Son sınıfa geçerken, okulumuzun öğretmenler kurulu kararı ile İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderildi. Oradan da İstanbul Üniversitesi’ne…Temel Hasanoğlan, sonra üniversite… Gerçek mücadele orada….
O, İbrahim Kaypakkaya… Yüreğimizde yaşayan can kardeşim!.. Işıklar içinde uyu.”
Yine Hasanoğlan’dan Mustafa Karaaslan’ın iletisine bakalım şimdi de:
“Değerli Öğretmenim; Yazınızı ilgiyle okudum. Öğrencilik yıllarıma götürdünüz beni. Siz okulumuza gelmeden önce ders yılı başında ‘Öğrenci Derneği’ seçimi, ‘Eğitim Şefimiz’ Musa Okay öğretmenimiz liderliğinde yapılmıştı. Tam bir demokrasi uygulamasıydı. Gerçek demokrasinin ne olduğunu bu seçimde yaparak yaşayarak öğrendik biz.
Seçime katılan gruplar (gerçek yaşamda partiler) düşüncelerini ve neler yapacaklarını afişler asarak, sınıf ve meydanda konuşmalar yaparak duyurdular. Kapalı oy ve açık sayım yöntemiyle yapılan seçimi İbrahim Kaypakkaya’nın grubu büyük çoğunlukla kazandı. Ben de o gruptaydım. Biz seçilenler toplanıp kendi aramızda ‘Eğitsel Kol Başkanları’nı (gerçek yaşamda bakanlar) seçtik. Ben de ‘Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanı’ olarak görevlendirildim.
Her sınıf duvar gazeteleri çıkarıyordu. Cumartesi günleri öğleyin meydanda toplanıp İstiklal Marşı eşliğinde bayrağımızı göndere çektikten sonra o haftanın en iyi gazetesini duyuruyor ve ödül veriyorduk. Hafta sonlarında okulun otobüsüyle Ankara’daki tiyatro ve operalara gidiyorduk. Biletleri almak için haftada bir gün izinliydim. Müzik yeteneğim yoktu. Onun için izin günlerimi müzik dersimizin olduğu günlere denk getiriyordum. Bu yüzden müzikten bütünlemeye kaldım. Dolayısıyla yüksek öğretmen okuluna seçilemedim.
Siz ‘Kültür ve Edebiyat Kolu’ rehber öğretmeni olduktan sonra Atabirça adlı günlük bir bülten çıkarmaya başladık. Önce ispirtolu makineyle sonra teksirle çoğaltıyorduk. Yazarları özellikle sizin derslerine girdiğiniz kız öğrencilerdi. Okuldan haberlerle istek ve eleştiriler dile getiriliyordu. Beğendiklerimi size getirip onayınızdan sonra çoğaltarak öğle paydoslarında yardımcı arkadaşlarla dağıtıyorduk. Bir hayli okuyucumuz vardı.
Kız arkadaşlardan biri, kızlar yatakhanesinde görevli rehber ablanın kendilerine yaptığı hakaretleri eleştiriyordu. O yazıyı da sizin olurunuzla yazıp dağıttım yine. Öğleden sonra eli değnekli beden eğitimi öğretmeni C. Ö. dikiliverdi karşıma. Elindeki Atabirça bültenini göstererek, ‘Bunu sen mi yazdın?’ diye sordu. ‘Evet’ der demez öyle bir tokat yapıştırdı ki, gözlerim fırlayıp çıkacak sandım.
NOT: Atabirça’yı yöneten uzmanın adı Ömer Saray değil, Ömer Saraç’tı.”
Dicle’de olduğu gibi Hasanoğlan’da da “Dili dikenli, eli değnekli, saç çeken, kulak çeken, tokat atan” öğrenciyi bir karınca gibi ezen “sözde öğretmen”leri sevemedim hiç. Bu konuda çok yeteneksizdim! C. Ö. de onlardan biriydi işte. Ne yani, baldızını değil de öğrenciyi mi koruyacaktı?
Telefon edenler de oldu. Sözgelişi Mardin Mazıdağ’dan Mehmet Tur, İstanbul Mecidiyeköy’den eğitimci yazar Mehmet Nuri Arslan, Diyarbakır’dan Diş Doktoru Orhan Taşdelen, Edremit Altınoluk’tan Yusuf Eryüce, Dicle’den öğretmen arkadaşım Recep Adakçılar, Hasanoğlan’dan öğretmen arkadaşım Erol Gürakın, Ankara’dan eğitimci yazar Fazilet Özkan Por, İstanbul Beylikdüzü’nden Ömer Öztürk gibi…
Dicle’den öğretmen arkadaşım Ahmet Tekin:
“Hemşerim, içtenlikle kutluyorum! Keşke bakanlıkta bu yaptıklarını yaygın bir şekilde uygulayacak bir makama gelseydin…” diye yazmış.
Bakanlıkta böyle bir göreve gelmedim. Ancak bir iktidar değişikliğinden sonra gelen üç bakanlık müfettişi beni ve Musa Okay öğretmenimi sorguya çektikten sonra MEB ikimize de güzel birer ödül verdi: 1966 yazında Okay öğretmenimi Malatya’ya, beni de Kars’ın Sovyetler Birliği sınırındaki Arpaçay Ortaokulu’na atadı.
Benden yazılı olarak yanıtlamam istenen on kadar sorudan biri, “İbrahim Kaypakkaya’nın müstehcen öyküsünü niçin birinci seçtiniz ve duvar gazetesinde yayınladınız?” idi.
Böylesine güzel bir iş yapınca ödül hak edilmez mi? Yani alnımın teriyle kazanmıştım; ben o ödülü!
Arpaçay’a gitmeseydim sonradan senatör seçilen Kaymakam Rasim Gezmiş’i de tanımayacaktım, CHP’den milletvekili seçilen Cumhuriyet Savcısı Özer Gürbüz dostumu da… Sonradan profesörlüğe kadar yükselen okul müdürü Burhan Albayrak’ı da tanımayacaktım, oradaki çok değerli öğrencilerimizden biri olan öğretmen Âkif Terzi’yi de…
Yusuf Eryüce telefonda:
“İbrahim Kaypakkaya abi hemşerimdi. Tüm Çorumlular gibi benimle de yakından ilgilenirdi. ‘Bir sıkıntın olursa bana söyle.’ derdi. Herkese elinden gelen yardımı yapardı. Siz son dersten sonra ve hafta sonları Kiremitçi ve Kaypakkaya abilerle Hasanoğlan köyüne doğru sohbet ederek yürürken genellikle ben de arkanızda olur, konuşmalarınızı dikkatle dinlerdim.” diye anlattı.
Akseki Ortaokulu, Antalya Lisesi ve Hasanoğlan mezunu, benim gibi yarı Gödeneli yarı Menergeli öğretmen dostum Muharrem Kılıç da Antalya’dan telefon ederek çok güzel anılar paylaştı benimle.
Bu söyleşimizi Dicle’den öğrencimiz Ankara Yüksek Öğretmen Okulu mezunu Prof. Dr. Ali Yılmaz’ın iletisiyle bitirelim:
“İbrahim Kaypakkaya o dönemin üniversite öğrencilerinden sadece biri idi. 12 Mart döneminde birçok değerli seçkin öğrencinin yok edildiği unutulmadı; unutulmayacak. Yazınızı okuyunca göz yaşlarına boğuldum!”
Sevgili Yılmaz’ın Dicle’de yakından tanıyıp sevdiği arkadaşı Diyarbakır’ın Kulp ilçesinden çok değerli öğrencilerimizden Hikmet Buluttekin’i de Ankara Yüksek Öğretmen Okulundayken yurdunu ve ulusunu çok sevdiği için aynı acımasızlıkla yok ettik; ne yazık ki!
Onca yıl geçti aradan Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi İbrahim Kaypakkaya ve Hikmet Buluttekin için de yüreğim sızlar hâlâ!