O, yüreği yurt ve ulus sevgisiyle dolu devrimci genç İbrahim Kaypakkaya’yı tanıyıp da sevmemek mümkün değildi. Kimi lafazan gösterişçiler gibi temelsiz bir sevgi değildi onunkisi. Yurdumuz gibi, bu toprakları yurt yapan yoksul ve geri bırakılmış halkımızı da nasıl içten seviyordu; bir bilseniz!
İnsanları seviyordu o. Ama gerçek insanları… Özellikle de emeği sömürülen, bile bile yoksulluğa ve bilgisizliğe mahkûm edilen insanları… Kim ki bile bile başkalarının hakkını yer, Kaypakkaya da insan olarak görmezdi onları, Hasanoğlan’daki en yakın arkadaşı Murat Ali Kiremitçi de…
Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Karakaya köyünde 1940’ların sonlarında Türkmen ve Alevi bir ailede doğmuştu. Okul çağına geldiğinde okul yoktu köyünde. Babası oğlunu 20 km uzaktaki Karamahmut köyünde yaşayan bacısına gönderir. Kaypakkaya o köyde halasının yanında bitirir ilkokulu. Sonra Hasanoğlan… Ben tanıdığımda 16-17 yaşlarındaydı henüz. Ama kafası, düşünce tarzı, bilgisi ve bilinci kat kat ötelerde…
Her öğretmenin övgüyle söz ettiği, her derste üstün başarılı bir öğrenciydi. Ancak ezberci değil. Aksine gazete, dergi, kitap okuyan, okuduklarını düşünüp yorumlayan; neden, niçin diye sorup sorgulayan bir gençti. Büyük başarısı dolayısıyla İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna seçilen bu değerli genç orada da kabul ettirir kendini, kısa zamanda. 1970’te sol görüşlü üniversite öğrenci liderlerinden biri de odur. Ancak düşünen, soran, sorgulayan insanlardan hoşlanmayanlar tarafından, “terörist, anarşist” olarak yaftalandı. Kaypakkaya’lar, Hikmet Buluttekin’ler, Deniz Gezmişler gibi düşünen, onlarla birlikte aynı hapisanelerde, aynı koğuşlarda yatanlardan biri de 1946 Kars doğumlu Nihat Behram, Kaypakkaya ‘nın ülkesi ve halkı adına verdiği mücadeleyi “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” adlı kitapta anlatır. (1976) Ancak kitap hemen toplatılır.
Niçin mi? Masallar okuyup yazmak dururken, gerçekleri yazan kitaplara ne gerek var! Yazarı için de gereken yapılır hemen. 12 Eylül döneminde T.C. yurttaşlığından çıkarılır. Bu nedenle 17 yıl yurt dışında yaşamak zorunda bırakılır. Geç gelen bir adaletle kitap da aklanır sonunda, yazar da… Bu kitaptan yine söz edeceğim.
Kaypakkaya’yı Hasanoğlan’dan tanıyan, sonra Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsünü bitiren öğretmen Fevzi Coşkun’un iletisini vereyim önce:
“Öğretmenim;
İbrahim Kaypakkaya bizden iki sınıf ilerdeydi. Yazdığı roman dolayısıyla edebiyat öğretmeni Nihat Sanal’ın övgüyle söz ettiği bir öğrenciydi. Ben onu Hasanoğlan’da çok yakından tanıyamadım. Ancak Necatibey Eğitim Enstitüsüne gittiğimde onun ve arkadaşlarının Çapa Yüksek Öğretmen Okulundaki etkinliklerini izleme olanağım oldu.
Türkiye’nin yeniden tam bağımsız olması, demokratikleşmesi, bilimsel ve teknolojik gelişmeye yeniden yönelmesi ve daha âdil paylaşıma dayalı ekonomik ve toplumsal bir düzene geçilmesi temel düşüncesiydi. O dönem gençliğinin büyük çoğunluğunun ortak istemiydi bu. Üstelik 1961 Anayasası bu konuların konuşulup yazılmasına, tartışılmasına, bunun için örgütlenip mücadele edilmesine elverişliydi.
Dönemin DİSK ve bağlı sendikaları ile Fakir Baykurt’un başkanı olduğu TÖS, yani Türkiye Öğretmenler Sendikası bu konuları hep gündemde tutuyordu. Özellikle üniversite gençliği de bu istemler doğrultusunda etkinlikler yapıyordu. Bu uğraşların gittikçe tabana yayılması kaygısına düşen ve sömürü düzenlerini tehlikede gören işbirlikçi sermaye çevreleri, bu çok yasal demokratik istemleri kışkırtmalarla yasal olmayan yol ve yöntemlere zorladı.
İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşlarının yasa dışı sayılacak eylem ve etkinlikleri yokken, “terörist” yaptırımlarıyla karşılanıp “anarşistlik”le suçlandılar. Genellikle “68 Kuşağı” olarak anılan gençliğe büyük haksızlıklar yapıldı. Acımasızca ezdiler. Kaypakkaya gibi bazılarını da katlettiler.
Demokratik istemleri uğruna giriştikleri mücadeleleri darbe gerekçesi yapıldı. Bugünlerin de alt yapısı oldu; bu faşizan uygulamalar. Oysa pekâlâ tam tersine bağımsızlaşan, demokratikleşen, bilimsel ve teknolojik gelişim yolunda atılımlar yapan bir Türkiye’nin güdüleyicisi de olabilirdi. Ama oldurmadılar!”
Evet sevgili Coşkun, çok güzel vurguladığın gibi, çıkarlarının elden gideceğini gören sömürücü iç ve dış güçler hemen birleşip ne gerekirse yaparak o uyanışı engellediler. Ne yazık ki birçok değerli gencimizi de kaybettik bu yüzden; birçok seçkin gazeteci, yazar ve bilim insanımızı da… Bu özgün yorumun için yürekten teşekkür ederim sana!
Kaypakkaya 1973’te Diyarbakır Hapisanesinde tutukludur. Günlerce ağır işkence yapılır ama nafile… Gerçekten de ser verip sır vermez bir yiğittir o. Tek bir arkadaşının bile adını vermez. Emekçi babası iki kez işini bırakmak zorunda kalıp Diyarbakır’a kadar gider ama oğlunu bir dakika uzaktan görmesine bile izin vermezler.
“Babacığım, bu kez izin verecekler, gel.” diye mektup yazınca oğlu, üçüncü kez koşarak gider. 1973’ün 19 Mayıs gecesi, son kez işkenceye yatırdıkları o yiğitten yine hiçbir sır alamayanlar, delik deşik ederler; o çok özel yiğit delikanlıyı. Sabahleyin oğluyla görüşmek isteğinde bulunan babasına, “Oğlun intihar etti bu gece.” diyerek cesedini teslim ederler.
Bu acı söyleşimizi sevgili kardeşimiz İbrahim Kaypakkaya’nın bir şiiri ile noktalayalım:
ÖLEN YOLDAŞLAR İÇİN
Siz ki canınızı verdiniz halkımız için
Siz ki her şeyinizi verdiniz bu kavga uğruna
Göğsümüzde onurla dalgalanan
Kavganın bayrağına siz ki al rengini verdiniz.
Ey, ölümsüz halkımız için torağa düşenlerimiz
Ey yüce oğulları halkımızın
Gururla ve sabırla dinlenin şimdi
Kavganızı sürdürüyor yoldaşlarınız... (*)
(*) Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit, Nihat Behram, Tekin Yayınevi, 2025 162 Sayfa, Üsküdar/İstanbul İlk Yayınının 50. Yılında 100. Baskı (0216) 650 10 10, www.tekinyayinevi.com.tr