“Türkiye bu karanlık zihniyetten Köy Enstitülerinin anti-emperyalist ruhunu birikimine yansıtarak kurtulur.”İLHAN SELÇUK
Onca yıllık yaşamımda ben de epey insancıl yürekli, aydınlık kafalı yüzler tanıdım. Ayrıca birçoğuyla dost olma mutluluğunu da yaşadım. Onlardan biri de Cumhuriyet gazetesinin değerli köşe yazarlarından İlhan Selçuk…
Yıllarca demirbaş gazetem Cumhuriyet’in ikinci sayfasındaki Pencere köşesinde benim de yüzde yüz benimsediğim düşünsel görüş ve eleştirilerini okuyup uzaktan sevdiğim bir yazardı o. İlk kez nerede, nasıl karşılaşıp tanıştık; anlatayım:
Yıl 1972… Edirne’ye bağlı Keşan ilçesinin Paşayiğit Köyü Ortaokulu öğretmeniyim. Gazetem Cumhuriyet’te, Köy Öğretmenleriyle Haberleşme ve Yardımlaşma Derneğinin, “Köy kalkınmasında kitabın rolü ve önemi” konulu bir yarışma açtığını okudum. O güne dek bu tür yarışmalara pek ilgi duymamıştım. Genellikle dost arkadaş işi yapıyorlardı çünkü. Fakat bu yarışmanın jürisi sevdiğim ve kişiliklerine güvenip saygı duyduğum Cumhuriyet gazetesi yazarlarıydı. Konusu da kitap ve köy olunca dayanamayıp bahane aramadan sıvadım kollarımı.
Yazdıkça yazdım. Bitirince eleştirel bir gözle okudum; beğendim. Boşuna sormayın; ne yazdığımı. 54 yıl öncesi… Çoktan unutup gittim. Bir örneği de yok ki elimde. Neyse efendim, daktilo edip postaladım. O köyde üç yıl görev yaptığım için İstanbul’a naklimi istemiştim. Bakanlıkta dayım da yoktu; amcam da… Ama yaz bitmeye yakın İstanbul’a atandığım haberi gelmesin mi? Meğer akıllı öğretmenlerin çoğu, “İstanbul’da tek maaşla geçinemeyiz.” diye tercih etmezlermiş; bu koca kenti.
Bu okul mu, şu okul mu derken, Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı Küçükköy semtindeki Vefa Poyraz Lisesinde göreve başladım. Taşınma telâşı, okula yakın kiralık uygun bir ev arayıp bulma, yeni bir okul, yeni öğrenciler, yeni arkadaşlar derken, çoktan unutmuştum o yarışmayı.
Ekim ortalarıydı sanırım. Bir pazar günü evde günlük gazeteleri okuyordum. Baktım, saat 13:00’e doğru yol alıyor. Kalkıp bir çay demledim. Bekârım, televizyonum yok henüz. Haberleri dinlemek için radyoyu açtım. Önemli yurt ve dünya haberlerinden sonra, üstte sözünü ettiğim yarışma sonucu “Birinci” seçildiğim söylenmesin mi? Sevinmeden önce şaşırdım. Gerçekten unuttuğum için hiçbir beklentim yoktu. Aklımın köşesinden bile geçmemişti; böyle bir haber duyacağım.
Doğal olarak yarışmayı açan derneğin, sonucu bildiren mektubu Keşan’a gitmiş. O nedenle çok geç ulaştı bana. Ekim sonu ya da kasım başı… Bir hafta sonu Çemberlitaş dolaylarında bir lokantada jüri üyeleri İlhan Selçuk, Oktay Akbal, Melih Cevdet Anday, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Sami Karaören ile dernek yöneticileri ve ilk üç dereceyi paylaşan öğretmenler buluştuk. Yürekten sevip saydığım yazarları ilk kez o gün yakından görüp tanıma fırsatı buldum.
Şunu içtenlikle söyleyebilirim: O ünlü yazarların hiçbiri, “Biz kimiz, siz kimsiniz!” gibilerden yüksekten bakmadılar bize. Aksine güler yüzleri, kibar davranışları ve güzel sözleriyle rahatlatıp kutladılar her birimizi. Yemek sonrası finale kalan yazıların toplandığı bir kitap da hediye etti dernek yöneticisi. Uzun bir zamandır görmedim o kitabı raflarımda. Nerde kaldı, kim bilir!
1974’te İstanbul Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olarak atandığımda görev yerim Cumhuriyet’e çok yakındı. Milli Eğitim Müdürümüz Halis Kurtça da çok severdi; İlhan Selçuk’u ve Oktay Akbal’ı. O nedenle, “Haydi Erkan!” dedi miydi, birlikte ziyaret ederdik; gazetemizi ve sevgili yazarlarımızı.
12 Eylül darbe yönetimi karanlığında özgürce öğretmenlik yapma olanağı kalmayınca, 1981 şubat ayı sonunda istifa edip ayrılmak zorunda kaldım; 20 yıldır çok severek yaptığım mesleğimden ve sevgili öğrencilerimden. Boş oturacak değildim ya! Biricik kızımızın adını verdiğim Dilem Yayınevini kurdum hemen. Eşim de birkaç ay sonra bıraktı görevini. Birlikte gece gündüz çalışarak sağlam bir temel atınca, birkaç yıl sonra beş on kuruş kazanmaya başladık. Cağaloğlu’ndaki yayınevinin açılışını eşim ve kızımın doğum günü olan “25 Nisan”a denk getirmiştim.
1985’ten başlayarak yayınevimizin kuruluş yıldönümünü o günün içinde bulunduğu hafta sonunda, üstte adını andığım yazarlarımızla birlikte (1979’da kaybettiğimiz Prof. Tütengil hariç) Mehmet Başaran, Halis Kurtça, Kemal Üstün, Kâzım Yedekçioğlu, Mehmet Taşkın, Erden Kanat, Doğan Oğuzer, Rıza Polat, Sabri Galip Nakipler, Çetin Tamtürk, Etem Ütük, Mustafa Karaoğlu, Malik Erdoğan ve Hikmet Altınkaynak’ın da katıldığı yemekli bir şölen düzenleyerek kutlamaya başladım. Sonraları Uğur Mumcu da onurlandırır oldu; yılda bir yaptığımız bu şölenleri. Bu aydınlık yüzlü dostlarımdan yalnızca üç kişi kaldı şimdi: Mehmet Taşkın, Doğan Oğuzer, Rıza Polat… Son yıllarda görüşemez olduysak da sık sık haberleşiriz hâlâ.
Geçen hafta okuduğum ‘Cumhuriyet ve Köy Enstitüleri İmecesinin Aydın Yüzleri’(*) adlı kitapta üstte adı geçen Cumhuriyet gazetesi yazarlarından -Sami Karaören hariç-(**) hepsine fotoğraflarıyla birlikte birkaç sayfa yer verilmiş olduğunu görmekten mutlu oldum.
Alttaki İlhan Selçuk’la ilgili bilgileri bu kitaptan özetleyerek veriyorum:
İLHAN SELÇUK, KÖY ENSTİTÜLERİ VE AYDINLANMA
İlhan Selçuk 1925’te Aydın’da “merhaba” der dünyaya. “Özgür İnsan”, “Bağımsız ve Demokratik Türkiye” savaşımı ile yüreklerimizde özel bir yer edinen yazarımız 20 Mayıs 1997’de gazetedeki köşesinde neler yazmış bakalım:
“Gutenberg’in matbaasında ilk kitap yuvarlak sayı ile 1450’de, yani 15. yüzyılın tam ortasında basıldı. Osmanlı’da İbrahim Müteferrika matbaayı kurduğu zaman, takvim 1729’u gösteriyordu. İkisi arasında 279 yıl var. Avrupa din dogmalarının ağır bastığı medrese öğretiminden aklın egemenliğine dayanan bilimsel öğretime 15. yüzyılda yöneldi. Türkiye medrese öğretimini 20. yüzyılda Cumhuriyet ilan edene değin yapısında taşıdı. Arada 500 yıl var… Oysa ‘Aydınlanma devrimi’ kilise şeriatına karşıydı. Özgür insan doğuyordu. Demokrasinin doğuşu demekti bu!..” (…)
“Cumhuriyet devriminin öğretmenlere dayanması, eğitimi öngörmesi, öğretim temelinde ‘Aydınlanmayı’ yakalamaya çalışması bilinçli bir atılımdır. Bir yandan devletçilik yöntemiyle fabrikalar açılırken, öte yandan genç kuşaklar ‘yeni insan’ kimliğiyle yetişiyordu. Köy Enstitülerinin açılışı ‘yeni insan’a yönelişin en önemli aşamalarında biridir. Ne var ki sanayi burjuvazisi oluşmamış bir toplumda ilerici adımlar gerici toplumsal güçlerin eliyle baltalanıyordu.”
2006’da, Prof. Dr. Kemal Kocabaş’ın başkanı olduğu Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) Yönetim Kurulu “Aydınlanma Onur Ödülü”nü İlhan Selçuk’a vermeyi kararlaştırır. Ödülü Köy Enstitülerinin “Tonguç Baba”sı İsmail Hakkı Tonguç’un oğlu Dr. Engin Tonguç’tan alan sevgili yazarımız yaptığı konuşmada, bu ödülü almaktan duyduğu onuru belirtip:
“Köy Enstitüleri projesinin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktası olduğunu, Türkiye’yi Orta Çağ karanlığına taşımak isteyen güçlerin 1950 sonrası bu çağdaş eğitim yuvalarını kapattığını” söyleyip sözü bugünlere getirerek:
“Bir var oluş kavgası içindeyiz. Bir ulusal koalisyon için eski siyasi hesapları, kavgaları, kırgınlıkları bir yana bırakmalıyız. Tehlikenin farkındaysak ulusal buluşmayı gerçekleştirmeliyiz.” der.
Yazarımızı 21 Haziran 2010’da sonsuzluğa uğurladık ama ne yazık ki onun bu çok önemli özlemini, dileğini bugüne değin gerçekleştiremedik.
Nâmık Kemal, “Ölürsem görmeden millette ümit ettiğim feyzi/Yazılsın seng-i kabrime, vatan mahzûn, ben mahzûn!” dediği için, bu vasiyeti yerine getirildi.
İlhan Selçuk’un mezar taşına da, “Vatan mahzûn, ben mahzun!” diye yazılmalıdır bence.
--------------------------------------------------------------------------
(*) Cumhuriyet ve Köy Enstitüleri İmecesinin Aydınlık Yüzleri, Prof. Dr. Kemal Kocabaş Büyük boy 336 sayfa, Bassaray Yayınları, Bornova/İzmir Tel: (0232) 457 71 48
(**) Sami Karaören, Cumhuriyet’i farklı bir gazete yapan 2. sayfadan sorumlu yazı işleri müdürüydü. Yıllarca yazar ve şair Mehmet Başaran, kızı Prof. Dr. Filiz Başaran, torunu Barış bey; S. Galip Nakipler ve Mehmet Emin Su ile birlikte her yaz Küçük Çiftlik’te konuğumuz olarak onur verdiler bize.