“Sevgili öğrencilerinizin söyleşilerinize yaptığı güzel yorumlara imzamı atıyorum ben de. Bir öğrenciniz olarak ne denli sevildiğinizi biliyorum elbet.” diye başlamış iletisine, sevgili eğitimci yazarımız Fazilet Özkan Por. Daha sonra neler anlatmış bakalım:
“Onca Yıl Geçti Aradan, Yüreğim Sızlar Hâlâ başlıklı söyleşinizin ne anlama geldiğini bile bile okudum yine; gözlerim buğulu buğulu… Çünkü ölüm, hele hele cinayetler çok etkiliyor beni. Hele ki tanıdığım biri ise… Özellikle de genç yaşta, Hasanoğlan’da hepimizin çok sevdiği bir âbimiz ise…
Demek ki, okulumuzdan uzaklaştırılmanızın nedenlerinden biri de bu değerli âbimizin -kimilerinin müstehcen saydığı- bir öyküsünü birinci seçmeniz idi. İnanılır gibi değil. Ama Pınar Kür de az çekmedi o konuda. Bu yazarımızın ‘Asılacak Kadın’ adlı romanı da müstehcenlik nedeniyle toplatılıp yargılandı. Okudum o romanı. Hiç anlam veremedim; o güzel kitabın yasaklanmasına.”
Niçin anlam veremiyorsun ki, sevgili Fazilet? Nâmık Kemal’den bu yana kural değil mi bu bizim ülkemizde! Nerde değerli bir kitap varsa yasaklayıp toplatırız. Nerde değerli bir şair ve yazar varsa hapse atarız. Kitapları yasaklanıp hapse atılmasalar, nereden bileceğiz; biz onların değerli bir şair ve yazar olduğunu! Sözü değerli kardeşime bırakıyorum yine:
“Ah Kaypakkaya, ah!.. O acı olay unutulur mu? Aklımda hep okulumuz Hasanoğlan’daki görüntüleri kaldı; bunca yıl sonra bile. Her daim herkese güler yüzle ve dostça bakardı. Halk oyunlarında ekip başı olarak arkasındakileri yüreklendirip coşturan seslenişi…
Yüreği insan sevgisiyle dopdolu oluşuna mı yansam, gencecik yaşına mı? Yoksa onca yıldır karanlıkta bırakılan onca şeye mi? Yoksa mezarının kamerayla izlenmesine mi?.. Ya mezarını ziyarete giden annesinin bile sorgulanmasına ne dersiniz? Bunca yıl sonra bile gücünden korkulan bir yiğidin yaşamaya hakkı olamıyormuş anlaşılan!
Ne kadar çok dostunuz var; arayan, soran, yazan, sizi unutmayan? Beni de o dostlarınızdan ayırmadığınız için çok teşekkür ediyorum size.”
Başka bir iletisine bakalım şimdi de:
“Gerçekten bizim sınıfta da bir kız, bir erkek olarak oturtmuştunuz sıralara. Benim yanımda da Halil Güleç vardı. Ara sıra haberleşiriz. Köyden gelmiş bir çocuk olduğu için çok utanırmış. Biz kızlar sanki daha rahattık; erkeklere göre. Bu tür oturuştan hiç rahatsız olmamıştım ben.
Musa Okay ve Ahmet Tuncer öğretmenlerimizden sevgi ve saygıyla söz ediyorsunuz. Sizin de öğretmenleriniz oluyorlarmış; Aksu’dan… Ben hiç anımsayamadım. Neden acaba?”
Hasanoğlan’da 1960’lı yılların ilk yarısında öğrenci olanların mutlaka çok iyi bildikleri bu iki değerli öğretmeni Fazilet’in anımsamaması çok doğal. Çünkü Musa Okay İş bilgisi öğretmeni idi. Kızların iş bilgisi dersine dikiş, oya, dantel gibi el işlerini bilen bir bayan giriyordu. Ahmet Tuncer ise 4. ve 5. sınıfların tarım öğretmeniydi.
İkinci ve en önemli neden de şu: Fazilet 3. sınıfı bitirince, müzik yeteneği ön plana çıktığı için müzik öğretmeninin önerisi ve öğretmenler kurulu kararı ile İstanbul Çapa Öğretmen Okulu özel müzik bölümüne seçilip gönderilmişti. Yani Hasanoğlan’da yalnızca üç yıl kaldı; Fazilet Özkan. İşte bu yüzden dersine girmemiş bu iki değerli öğretmeni anımsamaması çok doğal. Biraz daha dinleyelim mi, liselerde uzun yıllar müzik öğretmeni olarak canla başla görev yapan bu yazarımızı:
“Siz derslerinizde olduğu gibi, ders dışı etkinliklerde de öğrencilere karşı ilgi ve sevginizi esirgemiyordunuz. Birçok öğretmenden farklı bir yanınız olduğu için Kars’ın Arpaçay ilçesine gönderilerek ödüllendirildiniz! Demek ki Aksu’dan öğretmeniniz Musa Okay da sizin gibi olsa gerek ki, onu da Malatya’ya göndererek ödüllendirmişler!
Kaypakkaya’nın en yakın arkadaşı Murat Ali Kiremitçi âbimize sağlıklı uzun ömürler dilerim. Kaypakkaya âbimiz yüreğimizde yaşayacak hep.”
Şimdi de Diyarbakır/Ergani’deki Dicle Öğretmen Okulundan Prof. Dr. Ali Yılmaz’da sıra:
“Değerli Öğretmenim;
Her hafta kritik bir konuyu ele alıyorsunuz. Yaptığınız değerlendirmede Dicle ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulundan sevgili arkadaşım Hikmet Buluttekin’i de anmanız, önyargısız ve objektif bakış açınızı yansıtıyor.
‘Anne Baba Gibi Olmalı Bir Öğretmen’ diyorsunuz ya, bence anne babadan da daha çok sevmeli öğrencilerini, her öğretmen. Dicle’de öyle idi; öğretmenlerimizin çoğu.”
50 yıldır Almanya’da yaşayan Necmettin Çivilibal kardeşimiz ne diyor; ona bakalım şimdi de:
“35 yıllık öğretmenlik hayatımda evde nasıl bir baba isem, okulda da öyle bir öğretmen olmaya çalıştım. Çok şükür, meyvelerini de gördüm, görüyorum. İlkokul öğretmenim Aytekin hocamı unutmam mümkün mü?
Keza Dicle’den Hüseyin Erkan, Fevzi Gökçek, Aydın Tekiner ve soyadını hatırlayamadığım biyoloji öğretmenimiz Bilal beyi de hiç unutmadım. Tümüne en derin saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Aydın Tekiner öğretmen on yıl kadar önce öldü. Kardeşi öğretmen Ali Tekiner İzmir’de. Ali gibi eşi Azize de gündüzlü sınıf arkadaşımız.”
Gördüğünüz gibi, bana fazla söz düşmedi bu hafta. İzninizle, uzunca bir şiirin şu son bölümü ile bitireyim; bu haftaki söyleşilerimizi:
iki kere iki dört eder gibi
yüzde yüz
kesinlikle
bir öğretmen olarak
ama az ama çok
benim de suçum var
ben de kabahatliyim
ülkemizde yaşanmış
ve dahi yaşanılan
olumsuz her sonuçta!