Bu söyleşimde önce Diyarbakır/Dicle İlköğretmen Okulu, sonra Atatürk Ün. Coğrafya bölümü mezunu Refik Türk alıyor ilk sözü. Dinleyelim bakalım:
“2008 yılında Altınoluk beldesinden 400-500 metre yüksekteki bir köye uğramıştık. Köylünün bir bizi eski bir maden ocağına götürdü. Yeraltında kilometrelerce uzanan galerileri dolaştırdı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransızların buradan (Kaz dağlarının eteklerinden) çinko, altın, kurşun, gümüş madeni çıkarıp memleketlerine götürdüklerini söyledi. Burada kurulan bir hastaneden bütün köy halkı ve madende çalışanların yararlandığını anlattı. Dolgun maaşla çalışan işçilere ayrıca günlük bir miktar süt de verdiklerini ve özellikle sigortasız işçi çalıştırmadıklarını belirtti.
Buna karşın köylüler, kendi sütleri var diye, “Bize süt yerine artı süt parası verin” dedikleri için onlar da öyle yapar. Ancak çalışanlar süt parası alır ama süt içmeyi ihmal eder. Fransızlar ayrıldıktan sonra maden ocağında çalışanların sağlığı bozulmaya başlar. Önce zayıflarlar, sonra bir deri bir kemik kalırlar. Ciğerleri kurudukça soluk alıp vermeleri zorlaşır; sonra da teker teker ölüp giderler.
Oysa Fransızlar giderken tam teşekküllü hastane ile işçilerin yatmaları için yaptırdıkları binaları köye bırakıp giderler. Biz gittiğimizde o madende çalışanlardan iki ya da üç kişi kalmıştı.
Birkaç avukatla bazı sendika ve işçi kuruluşları devreye girip zarara uğrayan köylülerin hakkını aramak için çaba gösterirse de Fransız firmasının bir eksiğini bulamazlar. Böylece -affedersiniz- bok yerine gider bizim Niyaziler!
Biz başkalarının hatalarından dolayı kıyameti koparırız da kendi sağlığımızı bir litre süt uğruna feda ederiz.
Yolunuz oralara düşerse bu konuyu bir soruşturun lütfen!
Ayrıca şunu da söylemeliyim: Kaz dağlarından bir tek ağaç kesmemiş Fransızlar. Yani bugünlerde olduğu gibi kel bırakıp gitmemişler o dağı.”
Yaşanmış acı bir gerçeği dile getiren bu düşündürücü iletisi için gönülden teşekkür ederim; Dicle kökenli değerli meslektaşıma. Gerçekten de yaklaşık 25 yıl önce eşimle birlikte yolun sonuna kadar arabayla tırmanmıştık; Kaz dağlarına. Gelip geçtiğimiz yerlerde hiçbir tepe, yamaç ve vadinin kelleştiğini görmemiştik.
Refik Türk’ün anlattığı bu ilginç olay ayrıntılarıyla incelenip araştırılmalı, yazılmalı. Özellikle o yörede yaşayan bir arkadaş çok daha rahat yapabilir bunu. Öyküsü, romanı niçin yazılmasın, filmi niçin çekilmesin ki?
Kime, kimlere nasip olacak bakalım!
***
Yaklaşık 30 yıldır Üsküdar’da yaşadığını belirten yine Dicleli bir meslektaşım olan Hüseyin Tayfun telefon etti. Şu günlerde Prof. Dr. Kemal Kocabaş’ın yeni yayımlanan “Tanıklıklarla Köy Enstitüsünden İlköğretmen Okuluna DİCLE AYDINLIĞI” adlı kitabı okuduğunu, benim yazarın sorularına verdiğim yanıtların yüzde doksanına aynen katıldığını, ancak iki önemli yanlış bulduğunu söyledi.
Birinci yanlışım, Dicle’deki okul müdürü Osman Bektaşoğlu’nun beden eğitimi öğretmeni olduğunu yazmışım. Oysa fizik öğretmeni imiş müdürümüz. İkinci yanlışım, eşi edebiyat öğretmeninin adı Necla değil, Suzan imiş.
Haklıydı adaşım. Dikkati ve yanlışımı yüzüme karşı söylediği için memnun olduğumu belirtip içtenlikle teşekkür ettim. En kısa zamanda bunu sayın Kocabaş’a bildireceğim.
Sevgili Tayfun ayrıca 1962 şubat tatilinde bir otobüs dolusu öğrenci ve öğretmenle Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep, Adana ve Antakya’ya kadar gidip geldiğimiz bir haftalık geziyi anımsatarak şöyle bitirdi sözlerini:
“Bizim için çok yararlı olmuştu bu gezi. Gaziantep’te mola vermiştik. Gezi başkanı müdür yardımcısı Hüseyin Bozoğlu idi. Dolayısıyla sözgelişi, “Bir saat serbestsiniz. Otobüsümüz bir saat sonra hareket edecektir.” diye duyurdu.
Hepimiz ve geziye katılan öğretmenler belirtilen saatte otobüste toplandık. Yalnız geziye eşi ve çocukları ile birlikte katılan meslek dersleri öğretmenimiz Hüseyin Beşer yaklaşık beş, on dakika kadar gecikti. Gezi başkanı, Beşer öğretmenimize hiç de hoş olmayan sözler söyledi. Ama öğretmenimiz ona aynı kabalıkla cevap vermek yerine elde olmayan bir nedenle geciktiği için özür diledi hepimizden.
Beşer öğretmenimi bu olgun davranışından dolayı bir kez daha takdir etmiş, o günden sonra onu daha çok sevmiştim. Birkaç yıl önce vefat eden bu öğretmenimi sevgi ve saygıyla anıyorum hep.”
Benim de sevip saygı duyduğum bir meslektaşımızdı; Hüseyin Beşer. Işıklar içinde uyusun.
Aynı onun gibi bu ayın ilk günlerinde kaybettiğimiz Kepirli sevgili öğretmen dostum Mehmet Emin Su ile yine birkaç yıl önce öteki dünyaya göçüp giden Keşanlı çok değerli dostum Uzman Dr. Ahmet Nil ve sekiz yıl önce 90’ı tuşa getirdiği halde geçen hafta 98’e yenik düşen Kepirli gazeteci ve yazar dostum Feyzullah Aktan da gönlümde yaşayanlar arasına katıldı.
Ve böylece yıllardır adını sevgi, saygı ve özlemle andığı kendisi gibi Kepirli çok sevgili eşine kavuşmuş oldu. Sizlere de bu dostum gibi sağlıklı ve uzun bir ömür dilerim.
--------------------------------------------------------
(*) DİCLE AYDINLIĞI (Tanıklıklarla Köy Enstitüsünden İlköğretmen Okuluna)
Prof. Dr. Kemal Kocabaş, Nisan 2026, Bassaray Yayınları, Bornova/İzmir, (0232) 457 71 48