Haftalık söyleşilerimi okuyup da duygu ve düşüncelerini bana yazmak nezaketinde bulunan kibar dostlarıma yürekten teşekkürler!..
Bu hafta, güzel öykü ve makalelerini Güncel Sanat ve Berfin Bahar dergileri ile Yolcu Tv Haber ve Yazar Portal internet sitelerinde zevkle okuyup yararlandığım seçkin eğitimci yazarlarımızdan Fazilet Özkan Por’un iki ayrı yorumuna yer vereceğim.
İlki, “Baba Ocağı, Ana Kucağı” başlıklı yazımla ilgili:
“Sevgili Öğretmenim;
Adı bile yürek ısıtıyor; bu söyleşinizin. Siz, “söyleşi” diyorsunuz ama bir öykü okuyorum ben yine. “Baba Ocağı, Ana Kucağı”, ne güzel bir ad olmuş; bu öyküye. Neden mi? Ev, ocak anlatılırken hep erkek egemen bir söyleme alışkınız. Ama siz, “Böyle gelmiş, böyle gitmez; gitmemeli.” diyorsunuz. “Doğduğumuz ev, yalnızca baba ocağı değil, orası aynı zamanda ana kucağıdır.” diyerek kadın erkek eşitsizliğine bir kez daha karşı çıkıyorsunuz. İşte bu yüzden çok beğendim ben, bu öykünüzü.Aslında evi ısıtan, onu yuva yapan kadın değil midir? Kucağını tüm sevdiklerine açan, ocağı yakan, bacayı tüttüren kim? Erkekten nasıl aşağı görebiliriz; annelerimizi, anneanne, babaanne ve ninelerimizi? Ne güzel tanıtıyorsunuz; çocukluğunuzun geçtiği evi! Köşe bucak gezdim; sizinle birlikte ben de… Ocağı da bucağı da güzel evinizi… Kendimi gerçekten evinizdeymiş gibi duyumsadım; inanın! Sacda yeni pişen mis gibi yufka da yedim; kuru incir, ceviz, badem ve kavurga da… Ama bir kusurum var:
Yer sofrasına asla oturmadım. Oturamam çünkü. Şımarıklık değil, bağdaş kurup oturmayı beceremedim; oldum olası! Çocukluğumda bile… Ziyaretine gittiğimiz evde çocuklar için yer sofrası hazırlanır; benim yerde oturamadığımı bilen ev sahibi masada büyüklerin yanında yer verirdi bana.
Kül dediniz de… Ne sağlıklı, yumuşatıcı ve doğal bir temizlik ürünüymüş o! Şimdi “deterjan” diyerek bize dayattıkları, adları değişik de olsa hepsi birbirinin aynısı kanserojen bileşikler… Tatlı tatlı öğretiyorsunuz yine. Barsal, hayıt, çelen ilk kez duyduğum sözcükler… Yeğeniniz Deren Hanım güle güle otursun; çocukluğunuz ve gençliğinizin geçtiği ‘baba ocağı, ana kucağı’ yuvanızda.”
Ne güzel konulara parmak basarak dikkatimizi çekip bizi düşündürüyor; bu yazarımız, değil mi? Şimdi de geçen haftaki, “Tam 107 Yıl Önce Ne Diyor Ziya Gökalp?” başlıklı söyleşi için ne yazmış; onu okuyalım birlikte:
“Ülkemizin görüp göreceği en güzel okulları anarak başlıyorum; bu haftaki yazınızı okumaya. Gerçekten de ‘Köy Enstitüleri’ bir şanstı; köylerimiz, köylülerimiz ve köy çocukları için. Ve dahi aydınlık bir Türkiye için!.. Yürekli, iş yapmamak için bahane üretmeyi sevmeyen bir Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Müdürü İsmail Haklı Tonguç ile bu sevdaya gönül vermiş, yorulmak nedir bilmeyen bir kadro ile başlıyorlar; köylerimizi karanlıktan kurtarmaya. Bu değerli önderlerin yanında ilk fitili ateşleyen Saffet Arıkan’ı da saygıyla anmalı elbet.
Özellikle bugün çok daha iyi anlıyoruz; yeri hâlâ doldurulamayan “Köy Enstitüleri”nin ne büyük bir atılım olduğunu. Yaşatabilseydik o kurumları, bugünün dinsel ve ezbersel ağırlıklı “sözde eğitim” söz konusu olur muydu? Hele hele gerçekleri her durum ve ortamda söyleyip yazmaktan korkmayan aydın ve cesur bir kuşak nerden, nasıl yetişecekti?
Ne yazık ki bugün, oturup kalkıp din ticareti yapanların cenneti olmaya doğru yol alıyor ülkemiz! İyi ve doğru insanların değil, rakibinin ayağına çelme takıp onu saf dışı bırakarak yarış kazananların alkışlandığı bir toplumun ilerleyip yükselmesi mümkün mü?
Kendi dilini küçümseyip yabancı bir dili kutsal sayarak onunla tapınan, dindar ve kindar olmakla övünen insanları nasıl aydın ve çağdaş kabul edeyim ben?
Haklısınız; ne Atatürk gibi ülkesi için canını ortaya koyan bir devrimci, ne Ziya Gökalp gibi bir bilge olabiliriz biz! Karamanoğlu Mehmet Bey’in de tırnağı olamayız; Orhun Anıtlarını diktiren Göktürk hakanları Kül Tikin ve Bilge Kağan’ın da…
Köy Enstitülerinin açılması yalnız sizin şansınız mı oldu? Asıl şanslı bizleriz. İyi ki siz de o kurumlarda yetişmişsiniz! Ve iyi ki sizler öğretmenimiz oldunuz da en son bizler de okuyabildik; o kurumlarda. Düşünüyorum da sevdiğim öğretmenlerimin pek çoğu ‘Köy Enstitülü’... Ne mutlu onlara, ne mutlu bana!”
Böylesine güzel iki yorumu bana ileten değerli eğitimci yazarımız Fazilet Özkan Por’a gönülden teşekkür etmekten başka ne söyleyebilirim ben?
GAZETECİ ENVER
Gazeteci Enver’i tanır mısınız? Ben tanımazdım; bir hafta öncesine kadar. İyi ki Nurbanu adlı bir kızı varmış da oturup bir güzel anlatmış babasını. Sivas’ın İmranlı ilçesinde sıfırdan başlayıp Gazeteci Enver adıyla ün yapan Enver Kablan’ın o yörede herkesçe bilinen yaşanmış öykü ve anılarını 88 sayfalık bir kitapta toplamış; Nurbanu Kablan.
Merak ve ilgiyle okudum. Ders alınacak bir yaşam öyküsü bu. Gençlere de tavsiye ederim; çocuklarını iyi yetiştirmek isteyen anne ve babalara da… (*)
(*) Gazeteci Enver, Nurbanu Kablan, Baygenç Yayıncılık, Alanya , alanyaguncel@gmail.com