“Malazgirt zaferini kim kazandı?” sorusunu kısaca “Alparslan” diye yanıtlarız; değil mi? “İstanbul’u kim fethetti?” diye sorsalar, “Fatih Sultan Mehmet…” deriz.
Hiç mimse de, “Alparslan tek başına mı kazandı o zaferi?” ya da “Fatih tek başına mı fethetti İstanbul’u? Ona yardım eden hiçbir komutan yok muydu? Ya onca asker? Ya onca şehit ve gazi?” diye sormaz.
“Edirne’deki Selimiye camisini, İstanbul’daki Süleymaniye’yi de Mimar Sinan yaptı.” dendiğinde koskoca camileri tek kişinin yaptığını düşünmez kimse. Ancak, “Sakarya Savaşı gibi 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan savaşını da Atatürk kazandı.” dediniz miydi, itirazlar yükselir hemen:
“Tek başına mı kazandı o zaferleri Atatürk? Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Kâzım Karabekir başta olmak üzere öteki paşalar ile onca şehit ve gazi olmasa nasıl kazanabilirdi Atatürk?” diye sorulur.
Hiçbir büyük başarı tek başına kazanılmaz. Ancak her büyük başarıda, önderin rolü çok önemlidir. O nedenle zaferler başkomutan olan önderin adıyla anılır hep. Çevresindeki insanları derleyip toplayan; kimin nerede, ne zaman, nasıl ve ne yapacağını planlayan odur çünkü. O kimi zaman bir hükümdar, kimi zaman bir paşa, kimi zaman da “Koca Sinan” gibi bir mimardır.
Niçin mi böyle bir giriş yaptım bu söyleşiye?
Hani çok beğenip sevdiğiniz “Kasabanın Işığı Öğretmen Sait Esircan” vardı ya… Abdullah Damar’la Aytekin Erdem el ele verip öğretmenleri hakkında bir kitap hazırlamasalardı, nerden bilecektik biz, öylesine değerli bir eğitimci ve yöneticiyi? Onlar önder olmasalardı, görevleri nedeniyle ülkenin dört bir yanına dağılmış Esircan’ın öğrencilerini kim bir araya getirecekti?
Bu iki eğitimcinin, Esircan’ın öğrencilerinden öğretmenleri hakkında bir anı yazmalarını ısrarla istemeleri, topladıkları anıları kitaplaştırmaları gerçekten kutlanması gereken çok değerli bir emek.
Sait Esircan gibi yurtsever nice öğretmen, müdür, kaymakam, belediye başkanı, vali ile nice canını dişine takıp olumlu çok güzel işlere önder olan dernek başkanları, girişimci iş insanları vardır ki, yazılmadığı için tanımayız onları.
39 yıl öğretmen ve okul müdürü olarak görev yaptıktan sonra emekli olan Abdullah Damar, arkadaşı Yard. Doç. Dr. Aytekin Erdem’le el ele vererek hazırladığı “Kasabanın Işığı Öğretmen Sait Esircan” adlı kitapta kendisinin de 7 sayfalık bir yazısı var.
1953’te Hayrabolu’nun Delibedir köyünde doğar; sayın Damar. İlkokulun ilk üç sınıfını bu köyde, 4. ve 5. sınıfı ilçe merkezinde okuyup Hayrabolu Ortaokuluna kaydolur. Söz şimdi bu yazarda:
“İlk matematik yazılısı çok kötü geçti. Bu yüzden Sat Hoca tarafında takibe alınmışım sanırım. Yine bir gün ders anlatırken sıra arkadaşım rahmetli Kenan Duman ile fısıldaşıyorduk. İkimizi de gördü. Bana, ”101 kalk bakalım, en son ne söyledim; tekrarla.” dedi.
Doğrusu en son ne söylediğini duymamıştım. Cevap veremedim. Tahtaya kaldırdı; iki tokat attı. Sınıfın en ön sırasında kızlar oturuyordu. Kikirdemeye başladılar. Nasıl utandığımı anlatamam. Hayatımın bir dönüm noktası da bu oldu. Özellikle matematik ve diğer dersleri daha dikkatli dinlemeye başladım. Dinledikçe anladığımı hissettim. Özgüvenim yükseldi. Bu olaydan sonraki ilk matematik sınavında tüm soruları başarıyla yapmıştım. Bu duruma kendim bile şaşırıyordum.”
Durun bakalım, sonuç ne olacak?
“Bir hafta sonu sınav sonuçlarını okumaya başladı. “!01, kaç bekliyorsun?” dedi. Korkumdan 10 diyemedim. “Yedi bekliyorum hocam” dedim. Yine yanına çağırdı. Bir tokat attı fakat bu tokadı biraz tuhaftı. Okşar gibiydi. “Korkmadan söyle. Soruların hepsini çözmüşsün. Hakkını niye istemiyorsun?” dedi ve yüksek sesle, “Arkadaşınız on aldı çocuklar.” Diye sınıfa ilan etti. Öğrencilik hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım; hiç bu kadargururlanmamıştım.”
Bu satırları okuyunca, “Ya!.. Ben her zaman, ‘Dayak cennetten çıkmış’ demez miyim!” diye övgüye başlamayın yine. Cennette ne işi varmış ki dayağın? Olsa olsa yeri cehennemdir onun. Gerçekte iyi bir insan, matematik öğretmeni ve okul müdürü olarak da başarılı olan Sait Öğretmen, öğrencileri tokatla ve asık suratla korkutmak yerine güler yüzle, güzel örneklerle ikna etmek yöntemini uygulayan bir eğitimci olsaydı daha da başarılı olurdu bence.
Bakınız öğrencilerinden Prof. Halil Buttanrı ne diyor:
“Öğrenciliği sırasında Sait Beyden çok çekmiş olan öğrenciler, meslek okullarını kazandıkça ona duydukları öfke ve korkuları saygı ve sevgiye dönüşürdü. Yaşadıkları maceralar ağızdan ağıza dolaşır, “Müdür Efsanesi”ni beslemeye devam ederdi.”
Avukat öğrencisi Sabri Koç da şöyle yazmış:
“Bir gün pansiyonumuza albayla birlikte geldi. Albay pansiyondaki bizlere hitaben, “Çocuklar siz de maarif ordususunuz. Yakın komşuyuz. Bundan sonra öğlen ve akşam karavanalarınızı biz karşılayacağız.” dedi. Albayımızı da burada saygıyla anıyorum. Bizler için çok büyük bir destekti. Tabii ki buna da müdürümüz ön ayak olmuştu.”
Bu söyleşiyi Abdullah Damar’ın sözleriyle bitirelim:
“Kitabın yazılmasına bir teşvik de Hayrabolu’da Sait Esircan ile ilgili değerlerin yok edilmesi oldu. Önce adının verildiği Sait Esircan Kütüphanesi yıkıldı. Sonra Hayrabolu Lisesi kapandı. Görevde olduğu dönemde onu ilahlaştıran Hayrabolu halkı bu değerler yok edilirken hiç ses çıkarmadı; tepki vermedi.
Hayrabolu’da Sait Hoca’dan geriye sadece Belediye Meclisinin 1984 yılında liseye giden caddeye vermiş olduğu “Sait Esircan Caddesi” ismi kaldı.” (*)
Doğa yasası… Her insan gidecek bir gün. Geriye adı kalacak yalnızca. İyi ya da kötü…
Bildiğiniz gibi, “Kendi gitti adı kaldı yâdigâr” sözü Orhan Veli’nin bir şiirinde, “Kendi gitti ismi kaldı yâdigâr” diye geçer. Sait Esircan da öyle işte!
(*) Kasabanın Işığı Öğretmen Sait Esircan, Hazırlayanlar: Abdullah Damar, Aytekin Erdem
Hedef Grafik, Tekirdağ 2016, E-Posta: abdullah.damar@hotmail.com, Tel: 0542 611 61 45