Türkiye’de Siyasetin Yapısal Açmazları

Giriş: Neden Aynı Tartışmaları Yaşıyoruz?

Türkiye’de siyaset, isimler, partiler ve dönemler değişse de benzer gerilim hatları etrafında dönüp durmaktadır. Laiklik–dindarlık, merkez–çevre, devlet–toplum, sağ–sol, yenilik–gelenek gibi eksenler farklı bağlamlarda yeniden üretilmekte; fakat bu tartışmalar nadiren kalıcı çözümler doğurmaktadır. Bunun temel nedeni, bu gerilimlerin konjonktürel değil, yapısal nitelik taşımasıdır.

Türkiye’nin son iki yüzyıllık modernleşme tecrübesi, büyük ölçüde organik toplumsal süreçlerden ziyade devlet eliyle yürütülmüş bir dönüşüm sürecidir. Bu tercih, kısa vadede kurumsal kapasite üretmiş; ancak uzun vadede siyasal alanı besleyen derin sosyolojik kırılmalar yaratmıştır. Bugün karşı karşıya olduğumuz siyasal tıkanmalar, bu tarihsel mirasın güncel tezahürleridir.

I. Yenilik ve Gelenek Arasında Sıkışan Siyaset

Türkiye’de siyasal çatışmaların önemli bir kısmı, değişimin yönünden çok yöntemine ilişkindir. Yenilikçi bakış açısı, toplumsal dönüşümün gecikmesini bir varoluş riski olarak görürken; gelenekçi yaklaşım, aynı dönüşümü kimlik ve değer kaybı olarak algılamıştır. Bu karşıtlık, yalnızca ideolojik bir ayrım değil; modernleşmenin toplumla kurduğu sorunlu ilişkinin bir sonucudur.

Devlet merkezli modernleşme, toplumu dönüştürmeyi hedeflemiş; fakat toplumsal meşruiyet üretme kapasitesi sınırlı kalmıştır. Bu durum, yenilikçi aktörleri daha merkezî ve zorlayıcı araçlara yöneltirken; gelenekçi kesimlerde kalıcı bir savunma refleksi yaratmıştır. Böylece değişim, toplumsal bir uzlaşma süreci olmaktan çıkıp siyasal bir dayatma–direnç döngüsüne dönüşmüştür.

Karşı tez ise bu noktada devreye girer: Sorun değişimin hızı değil, değişime karşı gösterilen sistematik dirençtir. Bu bakışa göre, birçok reform kaçınılmazdı ve gecikme maliyeti daha ağır sonuçlar doğurabilirdi. Ancak bu tez de, meşruiyet krizinin siyasal sonuçlarını göz ardı etme riskini taşımaktadır.

II. Sağ–Sol Ayrımının Sosyolojik Zemini

Türkiye’de sağ–sol siyasetin Batı’daki örneklerinden farklı bir seyir izlemesi, çoğu zaman “sınıf yapılarının yeterince gelişmemiş olması” ile açıklanır. Gerçekten de Türkiye’de sanayi kapitalizmi, sınıfsal müzakereler yoluyla değil; devletin yönlendirici rolüyle şekillenmiştir. Bu durum, sınıf siyasetinin toplumsal kök salmasını zorlaştırmıştır.

Ancak karşı tez, bu açıklamanın eksik olduğunu ileri sürer. Türkiye’de sınıflar mevcuttu; fakat sol siyaset, bu sınıflarla kültürel ve duygusal bağlar kurmakta başarısız olmuştur. Solun dili, çoğu zaman toplumsal gerçeklikten kopuk, teorik ve yukarıdan olmuştur. Sağ siyaset ise ekonomik eşitsizlikleri çözmekte yetersiz kalsa da, kültürel temsil üzerinden güçlü bir siyasal bağ kurmayı başarmıştır.

Bu bağlamda Türkiye’de sağ–sol gerilimi, yalnızca sosyolojik değil; aynı zamanda temsil ve örgütlenme krizinin bir ürünüdür. Ekonomik adalet talepleri, kimlik ve aidiyet tartışmalarının gölgesinde kalmış; siyaset, sınıfsal talepleri dönüştürecek kanalları yeterince üretememiştir.

III. Devlet ve Toplum Arasında Kurulamayan Güven İlişkisi

Türkiye siyasetinin belki de en temel açmazı, devlet ile toplum arasındaki kronik güvensizliktir. Devlet, tarihsel olarak toplumu dönüştürmesi gereken bir nesne olarak görmüş; toplum ise devleti denetlenmesi zor, mesafeli ve zaman zaman tehditkâr bir yapı olarak algılamıştır.

Liberal ve sosyal demokrat yaklaşımlar bu noktada farklı reçeteler sunar. Liberal perspektif, sorunun kaynağını devletin aşırı gücünde görürken; sosyal demokrat bakış, devletin düzenleyici ve koruyucu rolünü vurgular. Ancak her iki yaklaşım da Türkiye pratiğinde aynı sınırla karşılaşır: Devletin sınırlarının net çizilememesi.

Karşı tez, devlet–toplum uzlaşması söyleminin devletin tarihsel sorumluluğunu yeterince sorgulamadığını savunur. Bu görüşe göre, güven ancak devletin hukukla, denetimle ve çoğulculukla sınırlandırılmasıyla mümkündür. Güçlü devlet miti, güçlü birey üretmediği sürece siyasal istikrar da üretemez.

IV. Yapısal Açmazların Ortak Paydası

Yenilik–gelenek, sağ–sol ve devlet–toplum eksenlerinde ortaya çıkan bu tartışmaların ortak noktası, modernleşmenin toplumsal meşruiyet sorunudur. Türkiye’de siyaset, çoğu zaman sorunları çözmek yerine yönetmeyi; uzlaşma üretmek yerine denge kurmayı tercih etmiştir.

Bu yaklaşım kısa vadede istikrar sağlayabilir; ancak uzun vadede siyasal alanı daraltır. Her yeni siyasal aktör, kendisinden önceki gerilimleri devralır ve yeniden üretir. Böylece siyaset, geleceği inşa eden bir alan olmaktan çıkar; geçmişle hesaplaşmanın tekrarlandığı bir sahneye dönüşür.

Sonuç: Rasyonel Siyasetin İmkânı Var mı?

Türkiye’de rasyonel ve sürdürülebilir bir siyaset üretmenin ön koşulu, bu yapısal açmazlarla dürüstçe yüzleşmektir. Ne devleti kutsayan ne toplumu romantize eden; ne değişimi mutlaklaştıran ne geleneği donduran bir yaklaşım çözüm üretebilir.

İhtiyaç duyulan şey, sosyolojik gerçekliği merkeze alan, meşruiyeti zorlamadan inşa eden ve siyasal farklılıkları tehdit değil zenginlik olarak gören bir siyasal akıldır. Aksi hâlde Türkiye siyaseti, aynı soruları sormaya devam edecek; fakat cevapları hep yarım kalacaktır.

Rubil GÖKDEMİR / DEMOKRATİK DEĞİŞİM HAREKETİ

Yayın Tarihi
11.01.2026
Bu makale 107 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!