Toplum olarak zor zamanlardan geçerken sıkça şu soruyu soruyoruz:
“Bu ülke nasıl düzelir?”
Kimileri tek bir liderde, kimileri tek bir ekonomik modelde, kimileri de “bir gecede” yapılacak köklü bir hamlede çözüm arıyor. Oysa gerçek şu kadar sade ve nettir: Sihirli bir reçete yoktur.
Hiçbir ülke, tek bir kararla, tek bir kişiyle ya da tek bir sloganla ayağa kalkmaz.
Bir ülkenin asıl gücü; toprağında, silahında ya da kısa vadeli büyüme rakamlarında değil, insanında gizlidir. Ama bu insan, kendiliğinden güçlü hale gelmez.
Onu güçlü kılan şey, içinde yaşadığı sistemdir.
Her şeyden önce, temel hak ve özgürlüklerin hukuk ve demokrasi zemininde güvence altına alınması gerekir. İnsan kendini güvende hissetmiyorsa, yarınından emin değilse, düşüncesini ifade etmekten korkuyorsa; ne üretken olabilir ne de yaratıcı. Baskı altında kalan toplumlar, zamanla içe kapanır, vasatlaşır ve enerjisini kaybeder. Hukuk, sadece mahkeme salonlarında değil, vatandaşın günlük hayatında hissedildiğinde anlam kazanır.
İkinci hayati unsur bilimsel eğitimdir. Eğitim, sadece diploma dağıtmak değildir. Sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi, problem çözmeyi öğretmeyen bir eğitim sistemi; itaat eden ama üretemeyen nesiller yetiştirir. Oysa çağımızda rekabet, kas gücüyle değil, bilgiyle yapılmaktadır. Bilimi dışlayan, aklı ikinci plana iten hiçbir toplum uzun vadede ayakta kalamaz.
Eğitimin tamamlayıcısı ise adalet ve sağlık hizmetleridir. Adaletin geciktiği, kişiye göre değiştiği bir ülkede yatırım da güven de yeşermez. Sağlık sistemine erişimin adil olmadığı bir toplumda ise sosyal huzurdan söz edilemez. İnsan, hasta olduğunda çaresiz kalıyorsa ya da hakkını aramak için “torpil” arıyorsa, devletle kurduğu bağ zayıflar.
Bir diğer kritik mesele de ehliyet ve liyakat ilkesidir. Kurumlar, kişilere göre değil; kurallara göre çalışmalıdır. Görevler, sadakate değil, bilgiye ve yetkinliğe göre dağıtıldığında devlet aklı oluşur. Aksi halde kurumlar zayıflar, karar alma süreçleri bozulur ve ülke yönetimi günü kurtarmaya indirgenir.
Bütün bunların toplamı bize şunu gösteriyor: Güçlü ülkeler, tesadüfen güçlü olmaz. Uzun vadeli düşünürler, sabırla inşa ederler ve kurumsal kapasiteye yatırım yaparlar. Popülizmle değil, rasyonel politikalarla yol alırlar. Bugünü değil, yarını hesaba katarlar.
Kısacası mesele ne tek başına ekonomi, ne sadece güvenlik, ne de yalnızca siyaset meselesidir. Mesele; insanı merkeze alan, hukukla güvence altına alınmış, bilimle beslenen, adaletle dengelenmiş ve liyakatle işleyen bir sistem kurabilmektir.
Bu kolay mıdır? Hayır.
Hızlı mıdır? Hayır.
Ama kalıcı mıdır? Evet.
Çünkü tekrar edelim: Sihirli reçete yoktur.
Ama doğru ilkeler vardır. Ve onlara sadakat, bir ülkenin en büyük sermayesidir.