Ben bu meseleyi kitaplardan öğrenmiş biri gibi değil, yaşamış biri olarak değerlendiriyorum. 1968-1971 arasında üniversitelerin ne hâle geldiğini gördüm. Fakültelere girilemez olmuştu. Amfiler ilim ve tahsil mekânı olmaktan çıkmış, sloganın, baskının, işgalin ve ideolojik tahakkümün alanına dönmüştü. Kendileri gibi düşünmeyenlere kolayca “faşist” diyen, üniversiteyi serbest fikrin yuvası değil, devrimci mücadele alanı sayan bir anlayışla karşı karşıyaydık. Bu yüzden benim için mesele kuru bir tarih tartışması değil, doğrudan doğruya yaşanmış bir devrin muhasebesidir. O dönem, özgürlük yılları değil; üniversitenin susturulduğu, dersin felce uğratıldığı ve gençliğin birbirine kırdırıldığı bir dönemdi.
Bugün Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve benzeri isimler etrafında yeniden bir kahramanlık hikâyesi örülmek isteniyor. Ben bu gayrete gülümsüyorum. Çünkü bir insanın Atatürk’ün adını ağzına alması, onu Atatürkçü yapmaz. Bir çizginin ne olduğuna bakarken ölçü, kullandığı semboller değil; savunduğu dünya görüşü, önerdiği toplum modeli ve meşru saydığı mücadele yöntemidir. Bu isimlerin ortak hattı, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşlık ve üniter devlet anlayışıyla uyumlu bir çizgi değil; aksine sınıf merkezli, devrimci ve yer yer etnik ayrışmayı besleyen bir siyaset üretmiş olmalarıdır.
Benim asıl itirazım, Mahir Çayan çizgisinin Atatürkçülükle yan yana getirilmeye çalışılmasıdır. Mahir’in hattını, onun “Atatürkçüyüm” deyip demediğine bakarak değil, bizzat savunduğu fikirler üzerinden okumak gerekir: sınıfsal devrim, silahlı mücadele, devrimci zor, “millî mesele” ve “kendi kaderini tayin hakkı”. Bu çizgi, ortak vatandaşlık zemininde yükselen millî egemenlik anlayışına değil; sınıfsal dönüşümü zor yoluyla gerçekleştirmeye dönüktür. Sınıf diktatörlüğü arzusu ile Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet arasında benim gözümde fikrî bir bağ yoktur. Atatürk’ün projesi millî egemenliktir; Mahir çizgisinin hedefi ise Cumhuriyet’i kendi sınıfsal devrim tasavvuruna göre aşmaktır. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i silah zoruyla dönüştürmek isteyen hiçbir çizgi, ne kadar anti-emperyalist slogan kullanırsa kullansın Atatürkçü sayılamaz.
Atatürk’ün millet anlayışında sınıf savaşı yoktur; toplumu birbirine düşman sınıflara ayıran devrimci zor mantığı yoktur; etnik parçalanmayı siyasal hak gibi sunan bir çerçeve yoktur. Atatürk’ün Cumhuriyeti, fertleri etnik kökenleriyle değil, ortak vatandaşlık bağıyla birleştiren bir siyasal iradedir. Buna karşılık 68 kuşağının devrimci öncüleri, sınıfsal devrimi merkeze alırken buna bir de “halkların kendi kaderini tayin hakkı” ve “halkların kardeşliği” söylemini ekleyerek Cumhuriyet’in bütünleştirici vatandaşlık zeminine karşı başka bir ideolojik kapı açtılar.
“THKP/THKC’e üye olabilmek için Marksist-Leninist formasyona sahip olunacak, parti içinde verilen görevleri kabul edecektir.” 7. maddesi şöyle demektedir.
“THKP bizzat savaşan partizanlardan oluşmaktadır. THKP, politik askerî liderliğin birliği ilkesini esas almaktadır. THKP’nin önderliğinde yürütülen gerilla savaşı, halkın gerçek ordusunu oluşturacaktır. Türkiye ihtilalinin yolu partimizin yoludur.”
İhtilalin yolu adlı dağıttıkları bildiride ise; başta işçi sınıfı olmak üzere halkın memnuniyetsizliğini silahlı ve örgütlü mücadeleye dönüştürmek partimizin ana yapısını güçlendirecektir. İkinci aşama gerilla savaşıdır. Kır ve şehir gerillası olarak örgütlenmek, 3. ve 4. aşamalar düzenli orduya geçmektir.[1]
“Devrimci proletarya millî meseleyi ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında ele alır.” Bu cümle Mahir’e aittir.
Bu program ve amaçlarda Atatürk eyleminin neresinde? Cümlede ve partinin amaçlarında bölücülük kokmuyor mu? Bu cümleler benim değil, Mahir’in.
Mahir’in örgütü, Mahir’in emriyle Efraim Elrom’u öldürmüş, Maltepe semtinde bir apartman dairesinde yakaladıklarında halk tarafından linç edilmeleri zor önlenmiş. Kapatıldığı sıkıyönetim tutukevinden kaçmış, Kızıldere’de malum son. Aynı örgüt mensubu dört kişi, İstanbul-Ankara seferini yapmakta olan uçağı Sofya’ya 22 Ekim 1972 günü kaçırmıştır. Mahir’in eylemleri iç ve dış destekli olarak devam etmiştir.[2]
Mahir Çayan çizgisinin amacı, bana göre; Atatürk Cumhuriyeti’ni güçlendirmek değil; silahlı propagandayı ve politikleşmiş askerî savaşı temel mücadele biçimi sayarak mevcut düzeni devrimci zor yoluyla aşmaktı. Üstelik bu çizgi, millî meseleyi de “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” temelinde ele alıyordu. Bu sebeple Mahir’in çizgisi, Atatürk’ün millî egemenlik ve ortak vatandaşlık esasına dayalı Cumhuriyet fikriyle değil; onu aşmayı hedefleyen devrimci-sınıfsal bir siyasetle örtüşmektedir.
Burada asıl kritik eşik, sol hareketin içinden doğan etnik siyasallaşmadır. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun Dev-Genç’e evirilmesiyle sertleşen devrimci dil, yalnızca sınıf temelli bir ajitasyon üretmedi; onun içinden, kendisini eşit vatandaşlık temelinde değil, “ayrı kimlik” ve “ayrı siyasal hak” üzerinden tanımlayan bir damar da çıktı. Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın ortaya çıkışı, bu bakımdan bir ayrışma noktasıdır. DDKO’nun sol içinden doğması, etnik siyasetin, sol hareketlerin sağladığı örgütlenme dili ve kadro zemini içinde serpildiğini göstermektedir. Bu yüzden ayrılıkçı Kürt siyasetinin, Türkiye’de ilk büyük örgütsel ve ideolojik gelişme imkânını sol hareketlerin içinde bulduğunu söylemek yanlış değildir.
Benim kanaatime göre, PKK’nın ana omurgasını oluşturan fikir silsilesi de burada aranmalıdır. Elbette “Mahir eşittir PKK” gibi kaba bir özdeşlik kurmuyorum. Ama PKK’nın sonradan kullandığı ayrılıkçı dilin bazı öncül kavramlarının, 1960’ların sonu ve 1970’lerin başındaki devrimci sol tartışmalarda görünür hâle geldiğini düşünüyorum. PKK bir günde doğmadı. Ondan önce üniversitelerde, derneklerde, bildirilerde ve devrimci jargonda Cumhuriyet’in eşit vatandaşlık anlayışını aşındıran bir dil kuruldu. Sınıf kavgasına “halkların kardeşliği” ile “kendi kaderini tayin hakkı” eklendi. Sonraki yıllarda PKK bu dili silahla, terörle ve kanla daha sert bir çizgiye çevirdi. Bu bakımdan, PKK’nın siyasî zeminini hazırlayan ayrılıkçı-sol damar ile 68 sonrası devrimci sol arasındaki bağ benim gözümde açıktı. Kaldı ki;
Hikmet Kıvılcımlı, solun içine sızan CIA’nın “Türkiye halkları” kavramını sloganlaştırıp solun ağzına verdiğini, bu yaftalamanın Kürtçülüğün zemini hazırladığını son nefesine kadar haykırmıştır. Ve demiştir ki, “CIA’dan başka hiçbir güç Türkiye’yi bölemez.” Sol paçavra sol yayında konu köpürtülmüştür. Üç buçuk general de bu işi öğrenciler yapıyor algısına kapılmıştır. Bu işi sol, CIA köpürtüyor[3]
MAHİR’DEN KAYPAKKAYA’YA: AÇILAN KAPI VE AÇIK İLAN
Mahir Çayan ile İbrahim Kaypakkaya aynı dönemin insanlarıdır; aynı ideolojik iklim içinde yetişmişlerdir. Ancak aralarında önemli bir fark vardır. Mahir, ayrılıkçı ve sınıfçı çizginin kapısını aralayan isimdir; Kaypakkaya ise o kapıdan girip aynı hattı açıkça ilan eden ve sistemleştiren kişidir.
Mahir Çayan’ın yazılarında sınıfsal devrim, silahlı mücadele ve “kendi kaderini tayin hakkı” gibi kavramlar birlikte yer alır. Bu kavramlar ilk bakışta teorik bir tartışma gibi sunulsa da, gerçekte Cumhuriyet’in ortak vatandaşlık anlayışını zorlayan bir yön taşır. Mahir, doğrudan bir etnik ayrışma programı yazmaz; ancak “millî mesele”yi Marksist çerçevede ele alarak, bu alanda yeni bir siyasal dilin önünü açar. Bu yüzden Mahir’in çizgisi, açık bir ayrılık ilanından çok, o ayrılığın fikrî zeminini hazırlayan bir eşik olarak görülmelidir.
İbrahim Kaypakkaya ise bu eşiği aşar. Onun kurduğu çizgide artık tereddüt yoktur. Türkiye Cumhuriyeti açıkça “faşist bir diktatörlük” olarak tanımlanır. Bu düzenin reform edilmesi değil, silahlı mücadeleyle yıkılması gerektiği savunulur. Üstelik Kaypakkaya, Türkiye’de bir “Kürt ulusu” bulunduğunu ileri sürer ve bu ulusun ayrılma hakkını açıkça programına alır. Böylece sınıf temelli devrim anlayışı ile etnik ayrışma fikri aynı ideolojik çerçevede birleşir.
Bu noktada ortaya çıkan tablo nettir: Mahir’de ima edilen, Kaypakkaya’da ilan edilmiştir. Mahir’de teorik bir başlık olarak duran “kendi kaderini tayin hakkı”, Kaypakkaya’da somut bir siyasî hedefe dönüşmüştür. Mahir’de dolaylı biçimde açılan kapı, Kaypakkaya’da doğrudan bir programa dönüşmüştür.
Bu iki çizgi birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’de daha sonra ortaya çıkan ayrılıkçı silahlı hareketlerin fikrî köklerini anlamak zor değildir. Çünkü burada yalnızca sınıfsal bir devrim fikri yoktur. Aynı zamanda Cumhuriyet’in eşit vatandaşlık anlayışını aşındıran ve toplumu etnik temelde yeniden tanımlayan bir yaklaşım vardır. Bu yaklaşım, ilerleyen yıllarda çok daha sert ve kanlı biçimlerde karşımıza çıkacaktır.
Mahir Çayan ile İbrahim Kaypakkaya arasında bir kopuştan çok, bir devamlılık vardır. Biri yolu açmış, diğeri o yolu sonuna kadar götürmüştür. Bu nedenle bu çizgiyi yalnızca “gençlik hareketi” ya da “romantik devrimcilik” olarak görmek, Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli ideolojik kırılmalardan birini görmemek anlamına gelir.
Cumhuriyet; ben Orman köylüsü ortakçı Çolak Mehmet’in oğlu ile, Kaypakkaya’yı aynı çatı altında birleştirmiş, karnımızı doyurmuş, üstümüzü giydirmiş, aydın olmamızı hedeflemiştir. Cumhuriyeti diktatörlük olarak algılaması anlaşılır şey değildir.
Ve en önemlisi:
Bu çizginin hiçbir aşaması, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in temel ilkeleriyle bağdaşmaz. Çünkü Atatürk’ün Cumhuriyeti, millî egemenlik ve ortak vatandaşlık üzerine kuruludur. Bu hat ise ; sınıf diktatörlüğü ve etnik ayrışma üzerine yükselir. Deniz Gezmiş’i de bu bağlamda değerlendirsek şöyle diyebiliriz.
Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya ile aynı devrimci kuşağın içinde yer alır ve silahlı mücadele ile devrimci zor anlayışı bakımından onlarla ortaklaşır. Ancak “halkların kendi kaderini tayin hakkı” kavramını teorik ve programatik düzeyde en açık işleyen isimler daha çok Mahir ve özellikle Kaypakkaya’dır. Deniz Gezmiş’te bu başlık, belirgin bir ideolojik
omurga fikriyle bütünleşemez. Atatürk’ün devleti, sınıf diktatörlüğü üzerine değil, millî egemenlik üzerine kuruludur; etnik ayrışma üzerine değil, ortak vatandaşlık üzerine yükselir; silahlı devrim üzerine değil, meşru devlet iradesi üzerine dayanır. Benim yaşadığım, gördüğüm ve yıllar içinde süzdüğüm gerçek budur. Bunların çizgisi ile Atatürk’ün Cumhuriyeti arasında, isim benzerliği kurulsa bile, fikir ve hedef bakımından gerçek bir örtüşme kurmak mümkün değildir.
Dipnotlar
[1] Türkiye Gerçekleri. Beyaz Kitap. Sf. 66-67.Ankara.1973.
[2] Aynı eser.sf. 76.
[3] Prof.dr. Şener Üşümezsoy. Kürt Kimliği. Temel Tarih Yayınları..sf.177-178.İstanbul.2025.