Kant, Fichte, Hegel, Schopenhauer ve Nietzsche Alman felsefesinin enleridir. Oluşturdukları felsefe Alman ve dünya toplumlarını nasıl etkiledi? Bu felsefî düşünce;
Alman Militarizmini mi Doğurdu, Militarizm Felsefeyi mi Kullandı? Bu sorulardan hareket edelim.
Alman düşüncesinin Kant’tan Nietzsche’ye uzanan yaklaşık yüz yıllık dönemi, dünya felsefesinin en büyük zihinsel sıçramalarından birini meydana getirdi. Kant ; nsan aklının sınırlarını araştırdı. Alman idealizmi Kant’la başladı.Takipcileri ,Fichte, Hegel; Schellig bu idealizmi geliştirdiler . Fichte ,özgür özneyi ve millî bilinci öne çıkardı. Hegel; tarihi ve devleti büyük bir felsefî sistemin içine yerleştirdi. Schopenhauer; bu tarih ve devlet anlayışına karşı insanın kör istemesini öne çıkardı. Nietzsche ise; Alman devletinin, eğitiminin ve kültürünün giderek birbirine bağlanmasına yönelik sert bir eleştiri geliştirdi.[1]
Fakat aynı yüzyıl başka bir Almanya da yarattı.
Napolyon karşısında parçalanmış Alman devletleri, 19. yüzyılın ikinci yarısında Prusya öncülüğünde birleşti. 1864 Danimarka, 1866 Avusturya ve 1870–1871 Fransa savaşları Alman birliğinin askerî ve siyasal basamaklarını oluşturdu. 1871’de Alman İmparatorluğu ilan edildi.[2]
Ortaya kaçınılmaz bir soru çıktı.
Kant, Fichte ve Hegel’in oluşturduğu Alman idealizmi ile Prusya-Alman militarizmi arasında nasıl bir ilişki vardır?
Daha keskin sorarsak:
Alman felsefesi militarizmi mi doğurdu? Yoksa yükselen Alman devleti ; felsefenin bazı kavramlarını kendi siyasal amaçları doğrultusunda mı kullandı?
Kanaatimizce ikinci cevap tarihsel ve felsefî bakımdan daha savunulabilirdir.
Immanuel Kant’ı (1724–1804) Alman militarizminin düşünsel kaynaklarından biri olarak göstermek ciddi bir yanılgı olabilir.
Çünkü Kant’ın siyaset felsefesinin nihai hedeflerinden biri savaşı meşrulaştırmak değil, kalıcı barışın hukukî şartlarını araştırmaktır.
1795 tarihli Ebedî Barış Üzerine Felsefî Deneme bunun en açık belgesidir. Kant, sürekli orduların zaman içerisinde bütünüyle kaldırılması gerektiğini savunur. Sürekli silah altında tutulan orduların başka devletleri tehdit ettiğini ve devletleri bitmeyen bir silahlanma yarışına sürüklediğini düşünür. Uluslararası hukuk, devler arasındaki hukuki birlik ve savaşı teşvik eden kurumların sınırlandırılmasını ister. [ 3]
Kant’ın ardılı olmamasına rağmen Bernard Rusell ‘de; Uluslararası bir otorite ve dünya ölçeğinde hukuk düzeni olmadan kalıcı barışın savunulamayacağını savundu.
Kant’ın evrensel görüşü O’nu Alman militarizminin fikrî babalarından biri saymayı oldukça güçleştirir.
Kant’ın asıl devrimi başka yerdedir.
İnsan, başkasının aklıyla değil kendi aklıyla düşünmelidir.
1784 tarihli “Aydınlanma Nedir?” yazısındaki ünlü Sapere aude! çağrısı bunun ifadesidir. Kendi aklını kullanmaya cesaret et.[4]
Kant’ın bireyi; böylece yalnız epistemolojik değil, ahlakî bakımdan da özerktir.
Bu nedenle Kant’ı Alman militarizminin kurucusu değil, Alman idealizminin başlangıç noktası olarak değerlendirmek gerekir.
Kant’ın Aydınlanmayı insanın kendi aklını kullanma cesareti olarak tanımlaması ile Atatürk’ün akıl ve bilimi toplumsal ilerlemenin temel kılavuzu sayması arasında dikkat çekici bir düşünsel yakınlık vardır. Kant bireyi dogmatik ve otoriter vesayetten aklın özerkliğiyle kurtarmaya çalışırken, Atatürk bu Aydınlanmacı ilkeyi eğitimden hukuka, devlet yönetiminden toplumsal hayata uzanan bir modernleşme programının merkezine yerleştirmiştir. Bununla birlikte bu benzerlik, doğrudan bir Kant–Atatürk etkilenmesi olarak değil, Avrupa Aydınlanmasının akılcı mirası ile Cumhuriyet düşüncesinin kesişmesi olarak değerlendirilmelidir.
Kant’ın açtığı idealist yol, Fichte’de başka bir siyasal içerik kazanacaktır.
ÖZGÜR ÖZNEDEN ALMAN MİLLETİNE
Johann Gottlieb Fichte (1762–1814), Kant’ın eleştirel felsefesinden hareket etti; fakat Kant’ın sınırlandırdığı özneyi çok daha etkin ve kurucu bir konuma yükseltti.
Napolyon’un Prusya’yı yenilgiye uğratması Fichte’nin düşüncesinde önemli bir tarihsel dönemeç oluşturdu.
1807–1808 kışında Fransız işgali altındaki Berlin’de verdiği Alman Ulusuna Söylev, artık yalnız soyut felsefenin değil, milletin yeniden kuruluşunun da metni olma özelliğini taşır.[5]
Fichte’ye göre; yenilmiş Alman toplumunun yeniden doğuşunun temel araçlarından biri eğitimdir.
Fakat bu sıradan bir okul eğitimi değildir.
Yeni insanı oluşturacak, bireyi ortak millî amaç etrafında biçimlendirecek bir eğitimdir. Dil, kültür, eğitim ve millî devamlılık Fichte’nin düşüncesinde birbirine bağlanmaktadır.[5]
Tam burada Kant ile Fichte arasında önemli bir ayrılık belirir.
Kant’ın Aydınlanma insanı;
Kendi aklını kullanmaya cesaret eden bireydir.
Fichte’nin tarihsel şartlar altında tasarladığı insan ise;
Milletin yeniden doğuşuna katılacak bireydir. Atatürk’ün eğitim anlayışı bu görüşle örtüşür.
Bu özlem militarizm değildir.
Fichte’nin ,Alman Ulusuna Söylevlerini doğrudan Alman militarizminin veya daha sonraki Nasyonal Sosyalizmin manifestosu saymak tarih dışı bir okuma olur. Fakat Fichte’nin millet, dil, eğitim ve ortak tarih düşüncesinin sonraki Alman milliyetçiliği tarafından kullanılabilecek güçlü bir düşünsel miras bıraktığı da gözden kaçırılmamalı.[5]
Nitekim Fichte’nin Söylevleri ile daha sonraki Alman milliyetçi düşüncesi arasındaki ilişki Türkçe akademik literatürde de tartışılmıştır.[5]
Önemli olan doğrudan bir nedensellik iddia etmek değil, açılan düşünsel imkânı görmektir:
Eğitim ile millet, millet ile tarihsel görev ve tarihsel görev ile devlet arasında güçlü bir bağ kurulmuştur.
DEVLETİN FELSEFÎ YÜKSELİŞİ
Georg Wilhelm Friedrich Hegel’de (1770–1831) mesele daha karmaşık hâle gelir.
Hegel için devlet yalnızca insanların günlük ihtiyaçlarını karşılayan idarî bir aygıt değildir. Devlet, özgürlüğün hukuk ve kurumlar içerisinde gerçekleştiği etik bütünlüğün yüksek biçimidir.[6]
Tarih de rastgele olayların toplamı değildir.
Akıl tarih içerisinde kendisini gerçekleştirir. Halklar ve devletler bu tarihsel hareketin taşıyıcıları hâline gelebilir.[7]
İşte Hegel’in daha sonraki siyasal yorumlara en açık tarafı burada ortaya çıkar:
Devlet tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olarak görüldüğünde, devletin eylemlerini sıradan siyasetin üzerine çıkarma tehlikesi doğabilir.
Fakat Hegel’i “Prusya militarizminin filozofu” ilan etmek de aşırı bir basitleştirmedir.
Hegel’in devleti basit bir askerî diktatörlük değildir. Hukuk, aile, sivil toplum ve siyasal kurumların oluşturduğu kapsamlı bir etik düzendir.[6]
Yine de devletin tarihsel ve etik değerini yükselten Hegelci dil, sonraki devletçi yorumlara Kant’ın bireysel özerklik düşüncesinden daha elverişli olmuştur. Hegelçi felsefe yorumundan Nazizm ve komünizm neşet etmiştir desek abartı olmaz.
Kant’ın temel sorusu:
Özgür insan nasıl mümkündür?
Hegel’in sorusu ise;
Özgürlük tarih ve devlet içerisinde nasıl gerçekleşir?
1871 Felsefesinin ardından ordu geldi.
Fichte 1814’te, Hegel 1831’de öldü.
Dolayısıyla ikisini Bismarck’ın 1860’lar ve 1870’lerde izlediği siyasetin doğrudan sorumlusu hâline getiremeyiz.
Alman birliğini gerçekleştiren asıl güç felsefe kürsüsü değil, Prusya devletinin bürokrasisi, diplomasisi, ekonomik gücü ve ordusudur.
Bismarck’ın Almanyası üç savaşın ardından ortaya çıktı:
1864’te Danimarka,
1866’da Avusturya,
1870–1871’de Fransa.
Ardından Alman İmparatorluğu kuruldu.[2]
Bu süreçte askerî zafer yalnız askerî başarı olmaktan çıkıp Alman milletinin tarihsel yükselişinin kanıtı olarak yorumlanmaya müsait hâle geldi.
İşte felsefe ile militarizm arasındaki ilişkiyi tam burada aramak gerekir.
Fichte’nin millet, Hegel’in devlet ve tarih, Prusya geleneğinin disiplin ve ordu kavramları aynı siyasal kültür içerisinde buluşabildi.
Felsefe militarizmi yaratmadı. Fakat militarizm kendisini meşrulaştırırken felsefeden kavramlar devşirdi.
1871 ALMANYASI İLE 1923 TÜRKİYESİ: BENZER TARİHSEL ŞARTLARDAN FARKLI DEVLETLERE
Burada Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla kısa bir karşılaştırma yapmak açıklayıcıdır.
Alman İmparatorluğu’nun 1871’de kuruluşu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kuruluşu arasında ilk bakışta önemli bir benzerlik vardır. Her iki devletin kuruluşunda da savaş belirleyici bir tarihsel rol oynamıştır.
Fakat kuruluşların siyasal mantığı birbirinden belirgin biçimde ayrılır.
Alman birliği, Prusya öncülüğünde Danimarka, Avusturya ve Fransa’ya karşı kazanılan savaşların ardından Alman devletlerinin Prusya hanedanı etrafında birleşmesiyle monarşik-imparatorluk niteliğinde bir devlet meydana getirdi.[2]
Türkiye’de ise Millî Mücadele, işgale karşı bir bağımsızlık savaşı niteliği taşıdı. Daha savaş devam ederken kabul edilen 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ilk maddesinde egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etti.[8] 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı bu egemenlik dönüşümünün sonraki hukukî ve siyasal aşamaları oldu.[8]
Dolayısıyla iki kuruluşta savaş kurucu bir tarihsel unsur olmakla birlikte ortaya çıkan devlet anlayışı aynı değildir.
1871 Almanyası askerî zaferlerle gerçekleştirilen birliğin üzerinde monarşik-imparatorluk devletini; 1923 Türkiyesi ise bağımsızlık savaşının ardından millî egemenliği devletin hukukî ve siyasal temeli hâline getiren Cumhuriyeti temsil eder.
Bu karşılaştırma önemli bir ayrımı da ortaya koyar:
Bir devletin savaş sonucunda kurulması, o devletin zorunlu olarak militarist bir devlet felsefesine dayanması anlamına gelmez.
TARİHİN İLERLEMESİNE İNANMAYAN FİLOZOF
Arthur Schopenhauer (1788–1860) bu idealist düşünce çizgisinin dışındadır.
Kant’tan derinden etkilenmiştir; fakat Fichte’ye ve özellikle Hegel’in tarih ve devlet anlayışına karşı son derece serttir. Hegel’e yönelik saldırıları zaman zaman felsefî eleştirinin sınırlarını aşar.[9]
Hegel’ e ihtiyar bunak, devletten nemalanan filozof olamaz diye saldır.
Schopenhauer için dünyanın özü akıl veya tarihsel ilerleme değil, kör istemedir.[10]
İnsan ister.
Sahip olmak ister.
İktidar ister.
İstek doyurulduğunda yeni bir istek ortaya çıkar.
Dolayısıyla tarihin zorunlu olarak daha akıllı, daha ahlaklı ve daha özgür bir dünyaya ilerlediği düşüncesi Schopenhauer’e yabancıdır.[10]
1848 Frankfurt olaylarındaki tavrı bu bakımdan son derece anlamlıdır.
Devrimci hareketler sırasında hükûmet kuvvetleri çatışmaların yaşandığı bölgede Schopenhauer’in bulunduğu binaya girerek mevzi aldılar. David E. Cartwright’ın aktardığı anlatıda Schopenhauer devrimcilere sempati duymaz; onları mevcut efendilerinin yerine kendilerine “yeni efendiler” arayan insanlar olarak görür.[9]
Bu değerlendirme onun siyasal muhafazakârlığını gösterdiği kadar felsefesinin temel sorularından birini de özetler:
İktidarın sahibi değişebilir; fakat insanın istemesi değişmez.
Dolayısıyla Schopenhauer’i Alman militarizminin felsefî zincirine yerleştirmek mümkün değildir.
Onun düşüncesi daha ziyade;
tarihsel ilerleme ve siyasal kurtuluş iddialarına yönelik karamsar bir itirazdır.
ZAFERİN ARDINDAN GELEN ŞÜPHE
Friedrich Nietzsche (1844–1900) konuyu daha da ilginç hâle getirir.
Genç Nietzsche, 1870–1871 Fransa-Prusya Savaşı sırasında sıhhiye hizmetinde bulundu. Alman kültürüne ilişkin güçlü düşünceleri vardı.
Ancak askerî zafer ile kültürel büyüklüğün aynı şey olduğuna giderek daha fazla kuşkuyla yaklaştı.
Burada 1872’de Basel’de verdiği ve daha sonra Öğretim Kurumlarımızın Geleceği Üzerine adıyla yayımlanan konferanslar özellikle önemlidir.[11]
Nietzsche mevcut Alman eğitimini eleştirirken eğitimin devletin, mesleğin ve faydacılığın ihtiyaçlarına indirgenmesine karşı çıkar. Eğitim ile kültürün devletin ihtiyaç duyduğu insan tipini üretmenin aracına dönüşmesinden endişe eder.[11]
Nietzsche’nin gördüğü tehlikeyi şöyle özetleyebiliriz:
Devlet eğitimin amacı hâline geldiğinde, eğitim özgür insan yetiştirmekten çıkarak devletin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirmeye başlayabilir.
Burada Kant’ın Sapere aude! çağrısından önemli ölçüde uzaklaşılmıştır.
Kant:
Kendi aklını kullan.
diyordu.
Devlet güdümlü eğitimin mantığı ise Nietzsche’nin eleştirisinden hareketle şöyle formülleştirilebilir:
Devletin ihtiyaç duyduğu insan ol.
Nietzsche’nin itiraz ettiği eğitim budur.
Ancak Nietzsche’yi bugünkü anlamıyla basitçe “antimilitarist” diye nitelemek de doğru değildir. Genç Nietzsche’de Alman millî yükselişine ilişkin olumlu unsurlar bulunurken, olgunluk döneminde Alman milliyetçiliğine, Reich’ın kültürel kendini beğenmişliğine ve devletin yüceltilmesine giderek daha sert bir mesafe koymuştur.[12]
Bu nedenle Nietzsche de Kant–Fichte–Hegel–Bismarck biçiminde kurulabilecek düz bir militarizm zincirine yerleştirilemez. Nietzsche; Deccal adlı eserinde Kant’a ;Felaket örümceği diye saldır.
KANT’TAN NİETZSCHE’YE YOL AYIRIMI
Beş filozofun düşünsel yönelimini yan yana koyduğumuzda tablo daha berrak hâle gelir:
Kant: Özerk birey, akıl ve evrensel hukuk.
Fichte: Millî eğitim ve Alman milletinin yeniden doğuşu.
Hegel: Tarih içerisinde gerçekleşen özgürlük ve etik devlet.
Schopenhauer: Tarihsel ilerlemeye güvensizlik ve kör isteme.
Nietzsche: Devletin kültür ve eğitim üzerindeki tahakkümüne karşı yüksek kültür ve bireyin kendisini aşması.
Burada düz bir çizgi yoktur.
Kant → Fichte → Hegel → Bismarck → Alman militarizmi
şeklinde mekanik bir tarih şeması kurulamaz.
Böyle bir şema felsefe tarihini ideolojik bir mahkemeye dönüştürür.
Fakat diğer uçta durarak felsefenin siyasal tarihle hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söylemek de doğru değildir.
Fikirler doğrudan top ateşlemez. Fakat devletler, ordular ve siyasal hareketler kendilerini meşrulaştırmak için fikirlere ihtiyaç duyarlar. O zaman felsefe devreye girer.
“Millet”, “tarihsel görev”, “devlet”, “fedakârlık”, “disiplin” ve “ortak kader” gibi kavramlar kendi felsefî bağlamlarından çıkarıldıklarında askerî ve siyasal bir ideolojinin parçaları hâline gelebilirler.
ALMAN MİLİTARİZMİNİ FELSEFE Mİ YARATTI?
Alman militarizmini yalnız Alman idealizmiyle açıklamak tarihsel olarak mümkün görünmüyor.
Prusya’nın askerî geleneği Kant’tan da Fichte’den de eskidir. Orta çağlardan itibaren Prusya’yı daha sonra Almanya’yı yöneten Hohenzol bir hanedandır. Bu hanedandan 1871 tarihinde Almanya ile birleşti . Dolaysıyla yeni devletin güçlü bir devlet geleneği oldu. Merkezî bürokrasi, güçlü ordu, zorunlu askerlik, Avrupa güç dengesi, sanayileşme, milliyetçilik ve daha sonra emperyal rekabet Alman militarizmini oluşturdu.[2]
Fakat ikinci bir soru sormalıyız:
Militarizm kendi dünya görüşünü kurarken Alman idealizminin bazı kavramlarından yararlandı mı?
Burada cevap daha kesin biçimde evettir.
Fichte’nin millî eğitim düşüncesi devletçi eğitime dönüştürülmüştür.[5]
Hegel’in etik devlet ve dünya tarihi düşüncesi bağlamından koparıldığında devletin tarihsel misyonunu kutsallaştıran bir dile çevirmiştir. [6][7]
Ama aynı düşünce geleneğinin içinden Kant’ın ebedî barışı, Schopenhauer’in tarihsel iyimserliğe itirazı ve Nietzsche’nin devlet güdümlü eğitime yönelik eleştirisi de çıkmıştır.[3][9][11]
Demek ki Alman felsefesi tek sesli değildir.
Kendi tezinin antitezini de kendi içinde üretmiştir.
FİLOZOFLAR TOPU ATEŞLEMEDİ
1914’te Avrupa savaşa girdiğinde Alman ordusunun arkasında yalnız Fichte’nin söylevleri veya Hegel’in devlet felsefesi yoktu.
Prusya askerî geleneği, sanayileşme, emperyal rekabet, milliyetçilik, silahlanma yarışı, ittifak sistemleri ve büyük devletlerin çıkar çatışmaları vardı.[2]
Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu Kant’tan başlayarak Alman idealizmine yüklemek, felsefeyi tarihin günah keçisi yapmak olursa da idealist felsefe için Alman militarizmini motife etmiştir kanaatindeyim.
Felsefenin siyasal sonuçlardan bütünüyle bağımsız olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü kavramların da bir tarihi vardır.
Fichte’nin yenilmiş bir milleti ayağa kaldırmak için kullandığı millî eğitim düşüncesi başka bir çağda saldırgan milliyetçiliğin hizmetine her an sokulabilir.
Hegel’in özgürlüğün kurumsallaşması olarak düşündüğü devlet başka ellerde kutsallaştırılmış devlet gücüne çevrilebilir. Hitler ve Stalin’ Mao, Franco Musolini de vs. de bu uygulamayı gördük.
Buna karşılık Kant’ın özerk bireyi aynı devlete sınır koyabilir.
Schopenhauer, devrim ve zafer sarhoşluğunun altında değişmeyen insan ihtirasını gösterebilir.
Nietzsche ise; askerî zafer kazanan bir milletin kültürel bakımdan da büyük olduğu vehmine karşı çıkabilir.
O hâlde mesele,
“Alman idealizmi Alman militarizmini doğurdu”
Hükmünü kuralım mı?
Şöyle diyelim;
Alman idealizmi Alman militarizmini yaratmadı . Fakat Alman milliyetçiliği ve Prusya devlet geleneği, idealizmin millet, devlet, eğitim ve tarihsel görev kavramlarını kendi siyasal diline kattı. Buna karşı aynı felsefî gelenek, Kant’tan Nietzsche’ye kadar devletin ve askerî gücün mutlaklaştırılmasına karşı kullanılabilecek güçlü itirazları da üretti.
Alman düşünce tarihinin trajedisi belki de burada yatmaktadır:
Aklın özgürleşmesi için başlayan felsefî yürüyüşün bazı kavramları, daha sonra devletin güçlenmesinin hizmetine sokuldu.
Fakat aynı düşünce geleneği bunun panzehrini de üretti.
Kant’ın aklı, Schopenhauer’in kuşkusu ve Nietzsche’nin kültür eleştirisi ; bize aynı şeyi farklı yollardan hatırlatma fırsatı da sundu.
Bir düşünce bize yalnız devleti nasıl kuracağımızı değil, devlet karşısında aklımızı nasıl koruyacağımızı da öğretmelidir. Alman felsefesi bunu başardı. Türklüğün ufkuna felsefe uğramadı.
KAYNAKÇA
[1] Copleston, Frederick, Felsefe Tarihi: Alman İdealizmi, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi.
[2] Armaoğlu, Fahir, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789–1914), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1997.
[3] Kant, Immanuel, Ebedî Barış Üzerine Felsefî Deneme, çev. Yavuz Abadan – Seha L. Meray, Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1960.
[4] Kant, Immanuel, “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt”, Kant’ın tarih ve siyaset felsefesine ilişkin seçme yazıları .
[5] Candan, İsmail, “Fichte’nin ‘Alman Ulusuna Söylevleri’nin Nazi Adalet Anlayışındaki Yeri”, Akademik Bakış Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler Dergisi,
[6] Hegel, G. W. F., Hukuk Felsefesinin Prensipleri, çev. Cenap Karakaya, İstanbul: Sümer Yayıncılık, 2015.
[7] Hegel, G. W. F., Tarih Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi, 2006.
[8] Türkiye Büyük Millet Meclisi, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, Kanun No. 85, 20 Ocak 1921; ayrıca 1 Kasım 1922 tarihli saltanatın kaldırılması ve 29 Ekim 1923 tarihli Cumhuriyet’in ilanına ilişkin TBMM mevzuatı.
[9] Cartwright, David E., Schopenhauer, çev. Sibel Erduman, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023.
[10] Schopenhauer, Arthur, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya, çev. A. Onur Aktaş, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2023.
[11] Nietzsche, Friedrich, Öğretim Kurumlarımızın Geleceği Üzerine, çev. Gürsel Aytaç, İstanbul: Say Yayınları, 2003.
[12] Nietzsche, Friedrich, Putların Alacakaranlığı, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.