1400 yılının sonlarında Timur orduları Suriye'ye girdi. Halep ele geçirildi; ardından Şam kuşatıldı.
Memlûk Sultanı Ferec ordusuyla Şam'a gelmiş, ancak Kahire'deki siyasî gelişmeler sebebiyle Mısır'a dönmüştü. İbn Haldun ise Şam'da kalmıştı.
Şehrin ileri gelenleri Timur'la görüşmeye karar verdiklerinde İbn Haldun da Timur'un ordugâhına gitti. Bu karşılaşmanın en değerli kaynağı bizzat İbn Haldun'un kendi hayatını anlattığı et-Ta'rîf adlı eseridir. Eser Türkçeye Bilim ile Siyaset Arasında Hatıralar adıyla çevrilmiştir.[3]
İbn Haldun Timur'un yanında haftalar geçirdi ve onunla birçok defa görüştü.
Karşılaşmanın tarih felsefesi bakımından olağanüstü bir tarafı vardır:
Bir tarafta devletlerin kuruluş ve çöküş kanunlarını açıklamaya çalışan İbn Haldun; diğer tarafta Orta Asya'dan çıkarak İran'ı, Hindistan'ı, Irak'ı, Suriye'yi ve Anadolu'yu sarsmış Timur bulunmaktadır.
Başka bir ifadeyle:
Teoriyi kuran düşünür, kendi teorisinin canlı örneklerinden biri sayılabilecek hükümdarın karşısına çıkmıştır.
İbn Haldun'un kendi anlatısında Timur'a söylediği son derece dikkat çekici bir söz vardır. Timur gibi bir hükümdarla karşılaşmayı uzun zamandır beklediğini ifade eder.
Bunun bir kısmını, hayatını ve Şam halkının güvenliğini korumaya çalışan tecrübeli bir devlet adamının diplomatik dili olarak görmek gerekir.
Fakat sözün arkasında İbn Haldun'un tarih teorisi de bulunmaktadır.
Çünkü İbn Haldun, büyük siyasî iktidarların güçlü bir asabiyet sayesinde doğduğunu savunmaktadır.[7] Timur ise farklı Türk-Moğol boylarını ve askerî unsurları kendi şahsında birleştirmeyi başarmış; bu savaşçı enerjiyi devasa bir siyasî ve askerî güce dönüştürmüştür.
İbn Haldun karşısında yalnız bir hükümdar değil, üzerinde yıllarca düşündüğü tarihsel mekanizmanın canlı tezahürlerinden birini görmüş olmalıdır.
Timur'un İbn Haldun'a büyük ilgi göstermesinin nedenlerinden biri onun Mağrip hakkındaki bilgisiydi.
Timur ona Kuzey Afrika'nın şehirleri, yolları, dağları, nehirleri ve siyasî yapısı hakkında sorular yöneltti. İbn Haldun'un sözlü açıklamalarıyla yetinmeyerek bunların ayrıntılı biçimde yazılmasını istedi.
İbn Haldun da Mağrip'in coğrafî ve siyasî durumunu anlatan genişçe bir metin hazırlayıp Timur'a sundu.[3]
Burada daha sonraki anlatılara karışmış önemli bir rivayeti ayırmak gerekir.
Bazı popüler tarih anlatılarında Timur'un İbn Haldun'a:
“Benim tarihimi yazacağına söz verirsen seni serbest bırakacağım.”
dediği aktarılır.
Fakat İbn Haldun'un kendi hatıralarında olay tam olarak böyle değildir. Timur'un kendisinden yazmasını istediği esas metin Timur'un hayatı değil, Mağrip'in coğrafî ve siyasî tasviridir.
Aynı biçimde İbn Haldun'un serbest bırakılmasının da yalnız “Timur'un tarihini yazma sözüne” bağlandığını kesin olarak söyleyemeyiz. Bazı Timur romanı yazarları bu olayı mizahi hale getirmiş.
Burada tarihçinin yapması gereken, rivayetin canlılığını bütünüyle reddetmek değil; birinci el kaynakla sonradan oluşmuş anlatıyı birbirinden ayırmaktır.
İbn Haldun'un tarih ve toplum düşüncesinin merkezinde asabiyet vardır.
Asabiyeti yalnız kan bağı, kabilecilik veya soy dayanışması şeklinde anlamak eksik olur. Kavram, bir topluluğun üyelerini ortak tehlike, ortak menfaat ve ortak mücadele çevresinde birbirine bağlayan toplumsal dayanışma ve birlikte hareket etme kudretini de ifade eder.[7]
İbn Haldun'a göre zor hayat şartları içinde yaşayan topluluklarda bu dayanışma daha güçlüdür.
İnsan güvenliğini kendisi sağlamak, ailesini ve topluluğunu korumak zorundadır. Hayatın zorlukları dayanıklılığı, cesareti, fedakârlığı ve topluluk bağlılığını güçlendirir.
Bu güçlü asabiyet siyasî iktidarın ele geçirilmesini mümkün kılar.
Ancak devlet kurulduktan sonra süreç tersine dönmeye başlar.
Yerleşik hayat gelişir.
Servet artar.
Saraylar kurulur.
Lüks ve tüketim çoğalır.
İnsanlar güvenliklerini artık kendi topluluk dayanışmalarına değil devletin askerine, kurumlarına ve surlarına bırakırlar.
Devleti kuran ilk kuşağın mücadele ruhu sonraki kuşaklarda giderek zayıflar.
İbn Haldun'un tarihsel döngüsü bu bakımdan şöyle özetlenebilir:
Güçlü asabiyet → siyasî birlik → fetih → devlet → şehirleşme ve refah → lüks → asabiyetin zayıflaması → siyasî çözülme → daha güçlü asabiyete sahip yeni bir topluluğun yükselişi.
Buradaki en önemli nokta şudur:
Medeniyeti kuran başarı, zaman içerisinde o başarıyı doğuran şartları ortadan kaldırabilmektedir.