Tarih yalnızca hükümdarların kazandıkları savaşların, kurdukları devletlerin ve yıktıkları şehirlerin hikâyesi değildir. Devletleri kuran toplumsal gücün nereden doğduğu, bu gücün zamanla neden zayıfladığı ve yüksek medeniyetler kurmuş toplumların nasıl olup da kendilerinden daha sade hayat şartları içinde yaşayan savaşçı topluluklara yenilebildikleri de tarih felsefesinin temel meselelerindendir.
XIV. yüzyılın büyük tarih ve toplum düşünürü İbn Haldun (1332–1406) ile XVIII. yüzyılın önemli düşünürlerinden Jean-Jacques Rousseau (1712–1778), birbirlerinden yaklaşık dört asır uzakta ve farklı kültür çevrelerinde yaşamalarına rağmen bu mesele üzerinde şaşırtıcı biçimde birbirlerine yaklaşırlar.
İbn Haldun, devletlerin kuruluş ve çözülüşünü büyük ölçüde asabiyet kavramıyla açıklarken Rousseau, özellikle Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev adlı eserinde medeniyet, zenginlik, lüks, bilim, sanat ve ahlâk arasındaki ilişkiyi sorgular.[1][8]
Birinin önünde Mağrip, Arap kabileleri, Berberîler ve Türk-Moğol dünyası; diğerinin önünde Atina, Sparta ve Roma vardır. Fakat sordukları temel soru birbirine yakındır.
Bir toplumu güçlü kılan şartlar, o toplum medenileşip zenginleştikçe neden ortadan kalkabilmektedir?
Bu sorunun tarihteki en ilginç sahnelerinden biri, İbn Haldun ile Timur'un 1401 yılında Şam önlerinde karşı karşıya gelmesidir.
Timur hakkında hüküm verirken önce kaynakların bulunduğu yere bakmak gerekir. Çünkü Timur'un tarihî görüntüsü, onu anlatan tarihçinin konumuna göre büyük ölçüde değişmektedir. Efsane bizim Nasreddin Hoca ile Timur’u hamamda karşı karşıya getirir. Aralarında yüz yıl var. İnsan zekâsı mit üretmeye elverişlidir. Biz sağlam kaynaklardan hareketle bir sonuç arayalım.
Nizâmeddin Şâmî, Timur'un isteği üzerine Zafernâme'yi kaleme almıştır. Dolayısıyla olaylara Timurlu iktidar çevresinden bakar.[5] Daha sonra Şerefeddin Ali Yezdî, yine Zafernâme adıyla kaleme aldığı eserinde bu tarih anlatısını genişletmiş; Timur'u büyük hükümdar, fatih ve cihan hâkimiyeti ülküsüne yönelmiş bir hükümdar olarak işlemiştir.[6]
Buna karşılık İbn Arabşah (1389–1450) bambaşka bir cepheden konuşur.
Timur Şam'ı ele geçirdiğinde İbn Arabşah henüz çocuktu. Ailesiyle birlikte Semerkant'a götürüldü. Orada Türkçe ve Farsça öğrend. Dönemin Orta Asya ilim ve kültür çevresini yakından tanıdı. Daha sonra Osmanlı ülkesine geldi ve Çelebi Mehmed'in çevresinde bulundu. Acâibü'l-Makdûr fî Nevâibi Tîmûr adlı eserinde Timur'un seferlerini, istilalarını, şehirlerde meydana gelen yıkımları ve katliamları çok sert bir dille anlattı.[4]
İbn Arabşah'ın Timur'a karşı açık bir öfke taşıdığı görülür. Bununla birlikte onu yalnızca kaba bir barbar olarak göstermez; zekâsını, askerî kabiliyetini, iradesini ve insanları değerlendirme yeteneğini de teslim eder.
Bu nedenle Timur tarihini değerlendirirken yalnız Şâmî ve Yezdî'yi okumak nasıl eksikse yalnız İbn Arabşah'a dayanmak da eksiktir. Bir tarafta hükümdara yakın tarihçilik, diğer tarafta Timur istilasının mağduru olmuş bir tarihçinin kalemi vardır.
Tarihî gerçeğe bu iki bakışı karşılaştırarak yaklaşmak gerekir.
Timur çevresinde anlatılan dikkat çekici hadiselerden biri, Timur’un şam ‘ı fethinde Şam’da topladığı islam alimlerine savaşta ölenlerin hangilerinin şehit sayılacağıyla ilgili sorudur.
Ben de Hindistan adlı çalışmamda Timur üzerine kullandığım kaynaklar arasında Harold Lamb'ın anlatımından yararlandım.[1][2]
Rivayet zaman içinde çeşitli şekillere bürünmüştür. Timur'un âlimleri karşısına alarak yaklaşık olarak:
“Dünkü savaşta sizden de bizden de Müslümanlar öldü. Sizden ölenler mi, bizim taraftan ölenler mi şehittir?”
diye sorduğu anlatılır.
Bu soru görünüşte dinî olmakla birlikte aslında son derece tehlikeli bir siyasî sorudur. “Sizinkiler şehittir” diyen Timur'un askerlerini haksız çıkaracak; “bizimkiler şehittir” diyen ise kendi halkını mahkûm edecektir.
Rivayetin daha sağlam tarihî biçiminde cevap İbn Haldun'a değil, Halep'in önde gelen âlimlerinden İbnü'ş-Şıhne'ye nispet edilir.
Verilen cevap Hz. Muhammed'e nispet; Allah'ın sözünü yüceltmek amacıyla savaşan kimse Allah yolunda savaşmıştır.
edilen bir hadisin ölçüsüne dayanır:
Böylece hüküm “bizimkiler” veya “sizinkiler” biçiminde taraflara değil, insanın niyetine ve savaşma amacına bağlanmıştır.
Bu cevap hem dinî hem siyasî bakımdan son derece zekicedir.
Fakat zaman içerisinde bu hadise ile İbn Haldun'un Timur'la Şam'da yaptığı gerçek görüşmenin birbirine karıştırıldığı anlaşılmaktadır. Aynı şekilde “cevabı bilemeyenin başını kestireceği” şeklindeki dramatik unsurun da anlatının daha sonraki biçimlerinde büyütülmüş olması mümkündür.