Suçun İzi

Biz Ne Zaman Bu Kadar Merhametsizleştik?

Bir haberin altındaki yorumlar, toplumun vicdan karnesidir...

Bazen bir ülkenin içinde bulunduğu ruh hâlini anlamak için uzun analizlere, kalın raporlara ya da derin siyasi tartışmalara ihtiyaç duymazsınız.
Bazen tek yapmanız gereken şey, bir haberin altındaki yorumları okumaktır.
Engelli vatandaşların ÖTV’siz araç alımına ilişkin düzenleme haberi…

Biz Ne Zaman Bu Kadar Merhametsizleştik?

Ve o haberin altına yazılan yorumlar…

Biz Ne Zaman Bu Kadar Merhametsizleştik?

İnsan haberi okuyunca değil, yorumları görünce sarsılıyor.
Çünkü orada sadece bir fikir ayrılığı yok.
Orada çok daha derin bir kırılma var.
Orada bir toplumun vicdanı, merhameti ve ahlak terazisi gözler önüne seriliyor.
Bir insanın yaşadığı engeli anlamaya çalışmak yerine onun hakkını sorgulayan…
Hayatın yükünü biraz olsun hafifletmeye yönelik bir düzenlemeyi “ayrıcalık” gibi gören…
Daha da kötüsü, engellilik üzerinden alay eden, küçümseyen, aşağılayan, hatta bunu öfke ve nefret diliyle yapan yorumlar…

Biz Ne Zaman Bu Kadar Merhametsizleştik?

İşte asıl mesele burada başlıyor.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Biz ne zaman bu kadar merhametsizleştik?
Çünkü mesele burada sadece bir araç meselesi değildir.
Mesele vergi oranı da değildir.
Mesele, bir kanun maddesinin teknik içeriği hiç değildir.
Mesele;
toplumun bir başkasının acısına, zorluğuna ve yaşam mücadelesine nasıl baktığıdır.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan ekonomik olarak zorlanıyor.
Bir otomobil sahibi olmak, bir evi geçindirmek, çocuk okutmak, temel ihtiyaçları karşılamak bile ağır bir yük hâline gelmiş durumda.
Bu öfkenin bir zemini var.
İnsanların bunalmışlığını, sıkışmışlığını, geçim derdini görmezden gelmek doğru olmaz.
Ancak bir toplumu ayakta tutan şey, sadece yaşadığı sıkıntılar değil;
o sıkıntılara rağmen hangi ahlaki çizgiyi koruyabildiğidir.
Kendi mahrumiyetini, başkasının hakkına düşmanlığa dönüştürmek…
İşte tehlike tam da burada başlıyor.
“Ben alamıyorsam o da almasın” anlayışı;
adalet duygusunun değil, çürümenin cümlesidir.
Engelli vatandaşın hayatını kolaylaştıran bir düzenleme, kimsenin lütfu değildir.
Bu, sosyal devletin en temel sorumluluklarından biridir.
Çünkü herkes hayata aynı yerden başlamaz.
Herkes aynı bedensel imkânlarla, aynı fiziksel güçle, aynı hareket serbestisiyle yaşamaz.
Bazı insanlar yürümek için daha fazla mücadele eder.
Bazıları bir yere ulaşmak için daha fazla plan yapar.
Bazıları sıradan görülen bir günlük ihtiyacı karşılamak için bile başkalarının yardımına ihtiyaç duyar.
İşte bu nedenle, engelli vatandaşlara tanınan haklar bir imtiyaz değil;
eşitsizliği azaltmaya yönelik insani ve hukuki bir zorunluluktur.
Fakat bugün geldiğimiz noktada, bu hakkı bile hazmedemeyen bir toplumsal dil oluşmuş durumda.
Daha vahimi şu:
Bu dil artık münferit değil.
Bu dil yaygınlaşıyor.
Bu dil normalleşiyor.
İnsanlar artık düşünmeden kırıyor.
Ölçmeden konuşuyor.
Acıyı anlamaya çalışmak yerine onunla yarışıyor.
Empati kurmak yerine kıskançlığı büyütüyor.
Hak aramak yerine hedef şaşırıyor.
Bu tablo sadece ekonomik krizin sonucu değildir.
Bu tablo aynı zamanda ahlaki çözülmenin, toplumsal sertleşmenin ve vicdani yorgunluğun sonucudur.
Bir toplumun çürümesi, sadece suç oranlarıyla anlaşılmaz.
Sadece yolsuzlukla, sadece işsizlikle, sadece hayat pahalılığıyla da ölçülmez.
Bazen bir toplumun gerçek fotoğrafı;
en zayıf olana, en kırılgan olana, en fazla desteğe ihtiyaç duyana nasıl baktığında ortaya çıkar.
Eğer bir toplum, engelli bir vatandaşın hayatını kolaylaştıran düzenlemeye bile öfke kusuyorsa…
Eğer bir toplum, kendi mağduriyetini başkasının hakkına saldırı gerekçesi hâline getiriyorsa…
Eğer bir toplum, adalet duygusunu merhametle değil, kıskançlıkla tartıyorsa…
Orada yalnızca ekonomik kriz yoktur.
Orada çok daha tehlikeli bir şey vardır:
Vicdan krizi.
Bugün asıl tartışmamız gereken şey, bir düzenlemenin teknik detayları değil.
Asıl tartışmamız gereken;
neden bu ülkede bazı insanlar, bir engellinin yaşamını kolaylaştıran hakkı bile kendisine batıyor gibi görüyor?
Çünkü bu soru bize sadece siyaseti değil, sadece ekonomiyi değil;
toplumsal karakterimizin hangi noktaya savrulduğunu da gösteriyor.
Bir ülke, önce yollarıyla büyümez.
Bir ülke, önce binalarıyla da büyümez.
Bir ülke, önce vicdanıyla ayakta kalır.
Eğer merhameti kaybedersek, hukuku da kaybederiz.
Eğer empatiyi kaybedersek, toplumsal huzuru da kaybederiz.
Eğer bir başkasının acısına saygıyı yitirirsek, yarın kendi acımıza da anlayış bulamayız.
Çünkü toplum dediğimiz şey, yalnızca aynı sınırlar içinde yaşamak değildir.
Toplum;
birbirinin yükünü anlamak,
birbirinin hakkına saygı duymak,
birbirinin yarasını kaşımak değil, sarmaktır.
Bugün dönüp kendimize samimiyetle şu soruyu sormak zorundayız:
Biz ne zaman bu kadar fakirleştik değil…
Biz ne zaman bu kadar merhametsizleştik?
Ve unutmayalım:
Bir ülkeyi asıl çökerten şey ekonomik krizler değil;
başkasının acısına bile tahammül edemeyen kalplerin çoğalmasıdır.

Yayın Tarihi
02.04.2026
Bu makale 117 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!