Türkiye kritik bir döneme giriyor.
Önümüze “silahların susması”, “toplumsal bütünleşme” ve “demokratik siyasetin güçlendirilmesi” gibi son derece önemli kavramlar konuluyor.
Bunların her biri elbette değerlidir.
Ancak devlet yönetiminde sadece söylenenlere değil, sonuçlarının ne olacağına da bakmak gerekir.
Çünkü bugün konuşulan mesele yalnızca dağdaki silahlı unsurların Türkiye’ye dönmesi değildir.
Asıl mesele, yıllarca silahlı örgütlenme içerisinde bulunmuş kadroların bundan sonra hangi siyasi ve idari alanlarda etkili olacağıdır.
Ve burada çok daha ciddi bir soru ortaya çıkıyor:
Silah bırakılacak ama o silahın sağladığı siyasi güç nereye taşınacak?
Eğer hedef; DEM siyaseti içerisinde etkinleşmek, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki siyasi dengeleri yeniden şekillendirmek ve yapılması muhtemel yerel yönetim reformları üzerinden yerel yönetimlerde daha etkili hale gelmek ise, Türkiye’nin bunu sadece “demokratikleşme” başlığı altında değerlendirmesi büyük bir hata olur.
Çünkü silahlı güç ile siyasi güç arasındaki ilişkinin tamamen koparılması gerekir.
Aksi halde ortaya çok daha farklı bir tablo çıkar:
Dağdaki silah susar.
Ama dağda kazanılan örgütsel güç; sandığa, siyasi yapılara, yerel yönetimlere, bürokrasiye ve kamu kaynaklarına taşınırsa ne olacaktır?
İşte devlet aklı tam burada devreye girmelidir.
Hukuk kişiye göre değişirse devlet kaybeder
Türkiye bir hukuk devletidir.
Dolayısıyla geçmişinde hangi örgüt içerisinde, hangi eylemlerde yer aldığına bakılmaksızın herkes için aynı temel hukuk ilkeleri geçerli olmalıdır.
Ne intikam hukuku…
Ne de ayrıcalık hukuku.
Tek hukuk.
Eğer bir kişiye geçmişteki eylemleri nedeniyle uygulanan hukuk, siyasi konjonktüre göre değiştirilecekse, burada sadece hukuki değil, ciddi bir meşruiyet problemi de ortaya çıkar.
Çünkü vatandaşın aklına şu soru gelir: “Benim yaptığım suçsa, başkasının yaptığı neden siyasi şartlar değişince farklı değerlendiriliyor?”
Bu soruya verilecek cevap, devletin hukuk devleti niteliği açısından hayati önem taşır.
Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan kanun önünde eşitlik ilkesi, ceza mevzuatının dönemsel siyasi dengelere göre esnetilmesini kesin olarak reddeder. Hukuk sisteminin intikam anlayışından uzak durması kadar, suç teşkil eden eylemlere cezasızlık veya örtülü bir ayrıcalık tanıyan izlenimlerden de kaçınması şarttır. Suça karışmamış kişilerin sivil hayata entegrasyonu genel hukuk çerçevesinde yürütülürken, ağır suç işlemiş kişilerin sorumluluktan muaf tutulması hem anayasal düzene hem de kamu vicdanına aykırılık oluşturur.
Nitekim kamu görevine katılımda Anayasa’nın 70. maddesinde vurgulanan liyakat esası ve güvenlik süzgeçleri tavizsiz uygulanmalıdır.
Yerel yönetimlerde asıl tehlike
Özellikle yerel yönetimler konusunda yapılacak düzenlemeler son derece dikkatli hazırlanmalıdır.
Yerel demokrasiyi güçlendirmek başka şeydir.
Yerel yönetimleri geçmişteki örgütsel yapıların siyasi ve idari nüfuz alanına dönüştürmek başka şeydir.
Birincisi demokratikleşmedir.
İkincisi ise devlet açısından yeni bir güvenlik problemi yaratabilir.
Bu nedenle “yerel yönetim reformu” adı altında yapılacak her düzenlemenin arkasındaki siyasi ve idari sonuçlar önceden hesaplanmalıdır.
Yetki verilecek. Peki denetim nasıl olacak?
Mali kaynak aktarılacak. Peki kamu kaynaklarının güvenliği nasıl sağlanacak?
Yerel karar alma mekanizmaları güçlendirilecek. Peki anayasal bütünlük nasıl korunacak?
İşte cevaplanması gereken sorular bunlardır.
Yerel yönetimlerin yetkilerini artırmak ile devletin mülki bütünlüğünü korumak arasındaki denge, idari ve mali denetim araçlarıyla kurulur. Anayasa’nın 127. maddesi uyarınca merkezî idarenin idari vesayet yetkisi, yerel idarelerin kendi sınırlarını aşarak paralel karar mekanizmaları oluşturmasını engellemek için vazgeçilmezdir. Mülki idare amirlerinin gözetim kapasitesi korunmalı; Sayıştay incelemeleri, ihale süreçlerindeki şeffaflık ve kamu kaynaklarının takibi eş zamanlı bir mali denetim ağıyla güvenceye alınmalıdır.
Dünya tecrübesi bize ne söylüyor?
Benzer süreçleri yaşamış ülkelerin tecrübeleri, Türkiye’nin önündeki riskleri açıkça ortaya koymaktadır.
İspanya, ETA ile yürüttüğü süreçte anayasal düzenden ve hukukun üstünlüğünden taviz vermemiştir. Örgütün siyasi kanadı olan Batasuna, şiddeti açıkça kınamadığı ve terörle arasına mesafe koymadığı sürece kapatılmış; silahsızlanma ancak şiddetin reddi ve hukuki sorumlulukların üstlenilmesiyle kabul görmüştür.
Buna karşın Kolombiya’nın FARC ile imzaladığı anlaşmada örgüte özel hukuki ayrıcalıklar tanınması ve farklı yargı mekanizmalarının kurulması, ağır suçların cezasız kaldığı algısını yaratmış; süreç toplumda ve kamu vicdanında derin bir meşruiyet krizine yol açmıştır.
Dünyadaki bu örnekler göstermektedir ki; esnetilen her hukuk ilkesi ve denetimsiz bırakılan her idari alan, uzun vadede devletin egemenlik yetkisini ve kamu düzenini tehdit eder hale gelmektedir.
Devletin kırmızı çizgisi belli olmalı
Türkiye’nin yeni bir sayfa açmak istemesi anlaşılabilir.
Ancak yeni sayfa açmak, geçmişte yaşananları hukuken ve güvenlik açısından yok saymak anlamına gelmez.
Tam tersine…
Yeni dönemin en güçlü tarafı hukuk olmalıdır.
Devlet; “Silah bırakıldığı için geçmişin bütün soruları kapandı” dememeli.
Ama “Geçmişi nedeniyle bundan sonra siyasi hayatın dışında kalacaksın” da dememeli.
Bunun yerine açık bir hukuk sistemi kurulmalı:
Suç varsa hukuk gereğini yapacak.
Şiddet varsa hukuk karşılığını verecek.
Siyasi faaliyet varsa demokratik hukuk çerçevesinde yürütülecek.
Kamu görevi söz konusuysa güvenlik ve liyakat kriterleri uygulanacak.
Yerel yönetim yetkisi varsa anayasal sınırlar korunacak.
İşte devlet ciddiyeti budur.
Çünkü asıl mesele dağdan inmek değil
Türkiye’nin bugün yapması gereken en büyük hata, meseleyi sadece “kaç kişi dağdan inecek?” sorusuna indirgemektir.
Önemli olan kaç kişinin geldiği değil; hangi statüyle geldiği, hangi hukukla değerlendirildiği ve bundan sonra hangi gücü kullanabileceğidir.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor: Güç boşlukta kalmaz.
Silahlı güç tasfiye edilirken siyasi güç alanı kontrolsüz bırakılırsa, o boşluğu başka bir güç doldurabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı silahın siyasete dönüşmesi değil; silah ile siyaset arasındaki bağın kesin olarak koparılmasıdır.
Demokratik siyaset güçlensin. Ama silahlı geçmiş, siyasette bir referans veya pazarlık gücüne dönüşmesin.
Yerel yönetimler güçlensin. Ama devletin anayasal bütünlüğünü aşındıracak paralel güç merkezleri ortaya çıkmasın.
Hukuk reformu yapılsın. Ama kişiye özel hukuk düzenlemeleri yapılmasın.
Toplumsal bütünleşme sağlansın. Ama adalet duygusu zedelenmesin.
Riskleri yönetmek için somut çerçeve
Bu riskleri bertaraf etmek ve süreci devlet aklıyla yönetebilmek için somut ve uygulanabilir bir çerçevenin hayata geçirilmesi şarttır:
Tek hukuk ve bireysel değerlendirme: Silah bırakanlar için genel af veya özel yargı mekanizması kurulmamalıdır. Her dosya mevcut ceza mevzuatı çerçevesinde bağımsız mahkemelerce incelenmelidir. Ağır suç işleyenlerin cezai sorumluluğu devam etmeli; hafif katılımlarda ise yürürlükteki yasal imkânlar (etkin pişmanlık vb.) kullanılabilir.
Şeffaf geçiş süreci: Silah bırakan kişilerin hukuki durumları, bağımsız bir denetim kuruluna (TBMM, yargı ve sivil toplum temsilcilerinden oluşacak şekilde) sunulmalıdır. “Kim, hangi statüyle geliyor?” sorusu belirsiz bırakılmamalıdır.
Siyaset ile kamu görevi ayrımı: Demokratik siyasete katılım serbest olmalıdır. Ancak kamu görevine, belediye üst kadrolarına ve kamu kaynaklarının yönetimine girişte güvenlik soruşturması ve liyakat kriterleri tavizsiz uygulanmalıdır.
Yerel yönetimlerde yetki ve denetim paketi: Yetki artırımı, aynı anda güçlendirilmiş idari vesayet, sıkı mali denetim (üç aylık Sayıştay incelemesi, ihale ön kontrolü) ve personel atamalarında merkezi onay mekanizmasıyla birlikte getirilmelidir. Anayasa’nın 127. Maddesi’ndeki idari vesayet fiilen işlemez hale getirilmemelidir.
Açık şiddet karşıtı taahhüt ve izleme: Siyasi faaliyet gösterecek yapılar, şiddeti ve silahlı örgütlenmeyle organik bağı yazılı ve açık biçimde reddetmelidir. Sürecin uygulanmasını izlemek üzere TBMM bünyesinde veya bağımsız bir komisyon kurulmalı; düzenli ve kamuya açık raporlar yayımlanmalıdır.
Mağdur haklarının görünür kılınması: Süreç yalnızca “dağdan inenler” üzerinden kurgulanmamalı; güvenlik güçleri, şehit yakınları ve sivil mağdurların adalet ve telafi talepleri de eşit şekilde dikkate alınmalıdır. Kamu vicdanı zedelenmemelidir.
Kısaca;
Silah bırakılabilir.
Siyaset yapılabilir.
Ama silahlı geçmiş; ne hukukta bir ayrıcalık ne de siyaset ve kamu yönetiminde bir pazarlık gücüne dönüşmelidir.
Çünkü devletin görevi sadece silahı susturmak değildir. Devletin görevi, silahın oluşturduğu gücün hukuk dışı biçimde başka bir güce dönüşmesini de engellemektir.