Bir ülkenin ekonomik tablosunu anlamak için bazen uzun raporlara, karmaşık istatistiklere ihtiyaç yoktur. Sokakta gördüğünüz bir manzara, duyduğunuz bir cümle ya da sosyal medyada karşınıza çıkan kısa bir paylaşım gerçeği bütün çıplaklığıyla anlatabilir.
"Edirne'de ciğeri Bulgarlar yer, Kapadokya'da balona Almanlar biner, Antalya'da denize Ruslar girer. Bizim emekliler de cami avlusunda oturup, millet bahçelerinde ücretsiz çay, çorba, top kek yemekle avunur..."
Bu sözler elbette abartılı bir ironi taşıyor. Ancak toplumun önemli bir kesiminin hissettiği ekonomik sıkışmışlığı da yansıtıyor.
Türkiye son yıllarda turizmde rekorlar kırıyor. Oteller doluyor, havaalanları kalabalıklaşıyor, tarihi ve doğal güzellikler milyonlarca yabancı ziyaretçiyi ağırlıyor. Yetkililer bu tabloyu haklı olarak başarı hikâyesi olarak sunuyor. Fakat aynı dönemde milyonlarca emekli, bırakın tatil yapmayı, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor.
Bir zamanlar emeklilik; yıllarca verilen emeğin ardından huzurlu bir yaşamın başlangıcı olarak görülürdü. Bugün ise birçok emekli için ay sonunu getirebilmenin mücadelesi haline geldi. Market fiyatları, kira bedelleri, ilaç ve sağlık giderleri karşısında maaşlar her geçen gün daha da eriyor.
Sorun sadece ekonomik değildir. Aynı zamanda bir adalet ve öncelik meselesidir. Bir ülke yabancı turistler için cazibe merkezi olurken kendi vatandaşlarının önemli bir bölümünü sosyal hayatın dışına itiyorsa, burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir çelişki vardır.
Turizmin gelişmesine kimse karşı çıkmaz. Yabancı döviz girişine, yatırımlara ve ekonomik hareketliliğe de itiraz edilemez. Ancak mesele, ülkenin ürettiği refahın nasıl paylaşıldığıdır. Eğer vatandaş kendi ülkesinin sahiline, oteline, restoranına ya da kültürel etkinliklerine ancak uzaktan bakabiliyorsa, ekonomik büyümenin toplumun tamamına yansımadığı açıktır.
Bugün mesele Edirne'de kimin ciğer yediği, Kapadokya'da kimin balona bindiği ya da Antalya'da kimin denize girdiği değildir. Asıl mesele, bu ülkenin emeklisinin yıllarca çalışıp ürettikten sonra neden insanca yaşayacak gelirden mahrum kaldığıdır.
Bir ülkenin gerçek zenginliği turist sayısıyla değil, yaşlılarının ve emeklilerinin yaşam kalitesiyle ölçülür. Çünkü medeniyet, en çok da ömrünü o ülkeye vermiş insanlara gösterilen vefada kendini belli eder.
Madalyonun Diğer Yüzü ve Derinleşen Çelişki...
Sokaktaki bu tezat, sadece geçici bir krizin değil, toplumsal yapımızda meydana gelen derin bir dönüşümün habercisidir. Bir ülkenin kendi kıyılarında, kendi kültürel miraslarında vatandaşını ağırlayamayıp, buraları sadece dışarıdan döviz getiren yabancılara tahsis edilmiş "steril alanlara" dönüştürmesi, uzun vadede ciddi bir toplumsal aidiyet krizini de beraberinde getirir.
Buradaki asıl paradoks, ekonomik büyümenin "kapsayıcı" olmamasından kaynaklanıyor. Turizm sektörünün yarattığı milyarlarca dolarlık katma değer tabana yayılmıyor; aksine, bu parayı kazanan dar bir sermaye grubu ile bu parayı harcayan yabancı misafirler arasında sıkışıp kalıyor. Oysa gerçek ve sürdürülebilir bir ekonomik başarı, içerideki tüketim gücüyle ve yerel refahla beslenir. Kendi emeklisini asgari yaşam standartlarının altında bırakan bir sistem, sadece bugünü değil, gelecekteki çalışma azmini ve gençlerin ülkeye olan bağlılığını da yaralar.
Meseleyi sadece "Edirne’de ciğer yemek" ya da "Antalya’da denize girmek" sığlığına indirgeyenler, sosyolojik aşınmayı görmezden gelenlerdir. Bir toplum, geçmişini inşa eden yaşlılarına huzurlu bir yaşam sunamadığı an, geleceğine olan inancını da kaybeder. Çünkü genç nesil, bugün dirsek çürüterek, vergi ödeyerek ve üreterek harcadığı ömrün son durağında kendisini neyin beklediğini mevcut emeklilere bakarak görür.
Turizm rekorları, parıldayan oteller ve milyar dolarlık gelirler elbette gurur kaynağımız olmalıdır. Ancak bu parıltı, cami avlularındaki, millet bahçelerindeki o yorgun ve hüzünlü gözlerin karanlığını örtmeye yetmiyor.
Gerçek bir kalkınma; turistin valizindeki dövizle değil, bu ülkenin emeklisinin cebindeki paranın alım gücüyle, yüzündeki tebessümle ve hayatının son baharında hissettiği güvenceyle ölçülür. Medeniyet, sadece yeni yollar ve lüks oteller yapmak değil; o yolları yürüyerek tüketen insanına hak ettiği vefayı gösterebilmektir. Aksi takdirde büyüme rakamları sadece birer istatistik, yaşanan hayatlar ise koca bir çile olarak tarihe geçecektir.