ABD’nin büyük satranç hamlesi: İran Operasyonu ve Çin’in Kuşatılması...
Amerika'nın İran saldırısından sonra küresel güç rekabetinin merkezinde artık tek bir coğrafya kalıyor: Asya - Pasifik.
21. yüzyılın büyük stratejik mücadelesi, fiilen ABD ile Çin arasında yaşanıyor. Washington için bu rekabetin ana hedefi, Pekin’in bölgesel hegemonya kurmasını engellemek ve küresel güç dengesini kendi lehine korumak.
Bu yaklaşım, ABD’nin son strateji belgelerinde açık biçimde görülüyor. ABD’nin 2026 Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) ve Ulusal Güvenlik Stratejisi, Çin’i “başlıca stratejik rakip” olarak tanımlıyor ve Asya - Pasifik’te Çin’i dengeleme politikasını merkez öncelik haline getiriyor.
Ancak Çin’i doğrudan çevrelemek yalnızca Pasifik’te askeri yığınak yapmakla mümkün değil. Washington’un hesaplarına göre Pekin’in küresel erişim ağını zayıflatmadan bu hedefe ulaşmak mümkün değil. Bu nedenle Çin’in enerji güvenliği, ticaret yolları ve bölgesel ortaklıkları üzerinden kurduğu stratejik avantajları aşındırmak ABD’nin uzun vadeli planının kritik bir parçası haline geliyor.
Şubat 2026 sonunda başlayan Operation Epic Fury ve eş zamanlı İsrail operasyonu Roaring Lion, işte bu büyük stratejik planın ilk somut hamlesi olarak görülüyor. Hedef İran gibi görünse de, operasyonun jeopolitik etkileri doğrudan Çin’i ilgilendiriyor.
Çin’in “İnci Dizisi” ve İran’ın stratejik rolü
Çin’in Hint Okyanusu boyunca geliştirdiği String of Pearls (İnci Dizisi) stratejisi, Pekin’in enerji güvenliğini garanti altına alma ve küresel deniz ticaretinde kalıcı bir varlık oluşturma amacını taşıyor.
Bu ağın önemli halkaları arasında Pakistan’daki Gwadar Limanı, Sri Lanka’daki Hambantota, Myanmar’daki Kyaukpyu ve Afrika Boynuzu’ndaki Cibuti bulunuyor. Bu limanların çoğu resmi olarak ticari altyapı olsa da, “dual-use” yani gerektiğinde askeri kullanım için de uygun yapılar olarak Çin tarafından tasarlandı.
Bu zincirin batı ucunda ise İran yer alıyor.
2021 yılında Çin ile İran arasında imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşması, Pekin’e İran’da büyük enerji yatırımları, altyapı projeleri ve stratejik işbirliği fırsatları sağladı. Anlaşma çerçevesinde Çin’in İran’a gelişmiş füze teknolojileri, elektronik harp sistemleri ve uydu istihbaratı gibi alanlarda destek verdiğine dair güçlü iddialar da bulunuyor.
İran, Çin için iki kritik işleve sahipti:
Birincisi, Çin’in petrol ithalatının önemli bir bölümünü indirimli fiyatlarla sağlayan bir enerji kaynağıydı.
İkincisi ise ABD’nin dikkatini Orta Doğu’da tutan stratejik bir “tampon” görevi görüyordu.
İran’ın balistik füze kapasitesi ve Hürmüz Boğazı’nı tehdit edebilme kabiliyeti,Washington’un askeri kaynaklarını bölgede tutmasına neden oluyor ve bu durum Çin’e Pasifik’te daha geniş bir manevra alanı bırakıyordu.
İran’a yönelik operasyonun etkileri 28 Şubat 2026’da başlayan Operation Epic Fury, İran’ın nükleer ve füze altyapısını, donanmasını ve hava savunma sistemlerini hedef aldı. ABD ve İsrail’in koordineli saldırıları savaşın 9.gününde İran’ın askeri kapasitesine ve enerji alt yapılarına ciddi zarar vermeye başladı.
Operasyon kapsamında İran donanmasına ait 17’den fazla gemi ve bir denizaltının batırıldığı bildirildi. Aynı zamanda İran’ın komuta yapısına yönelik ilk gün saldırılar gerçekleştirildi, ülkenin üst düzey liderliği hedef alındı ve öldürüldü.
Bu gelişmeler yalnızca İran’ın askeri kapasitesini değil, aynı zamanda Çin’in Orta Doğu’daki stratejik konumunu da sarstı.
Çin için zincirleme etkiler
operasyonun en önemli sonuçlarından biri Çin’in enerji güvenliğine yönelik risklerin artması oldu.
İlk önce Venezuella 'da Madura operasyonu ve şimdi İran savaşı .(Çin'in en çok petrol aldığı ülkeler ).
Çin uzun süredir İran’dan indirimli petrol satın alıyordu ve bu ticaret yıllık yüz milyarlarca dolarlık bir hacme ulaşıyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki İran yönetiminin doğal olarak ürettiği güvenlik riskleri ve tanker sigorta maliyetlerinin artması, Çin’i daha pahalı enerji kaynaklarına yönelmek zorunda bırakacak gibi gözüküyor.
Bu durum zaten kırılgan bir toparlanma sürecinden geçen Çin ekonomisi üzerinde ek bir baskı yaratma potansiyeline de sahip.
İkinci önemli sonuç ise Çin’in Orta Doğu’daki “düşük maliyetli nüfuz” modelinin zarar görmesi.
Pekin bugüne kadar bölgede askeri varlığını sınırlı tutarak ekonomik ve diplomatik etki kurma stratejisi izliyordu. İran’ın zayıflaması, Çin’in bu modelinin en önemli dayanaklarından birini ortadan kaldırabilir.
Üçüncü sonuç ise ABD açısından ortaya çıkıyor.
Washington için uzun süren Irak'da ki hedeflerini gerçekleştirmesinden ve Suriye istediği sonucu şimdilik elde etmesinden sonra İran’ın hızlı biçimde zayıflatılması, Orta Doğu’da uzun süreli bir askeri angajmana ihtiyaç kalmadan stratejik hedeflere ulaşması anlamına geliyor. Bu da ABD’nin ilerleyen zaman da askeri kaynaklarını yeniden Asya - Pasifik’e yönlendirmesini mümkün kılıcak gözüküyor.
Çin’in sessiz tepkisi
Pekin’in operasyona verdiği tepki oldukça sınırlı kaldı.
Çin yönetimi bu gelişen durumu Birleşmiş Milletler’de diplomatik kınamalarla yetindi ve taraflara itidal çağrısı yaptı. Bunun dışında doğrudan bir askeri müdahale ya da sert bir karşı hamle görülmedi ki müdahale etmesini düşünmüyorum, ancak Ortadoğu 'da ki menfaatleri düşünüldüğün de askeri ve elektronik istihbarat sağlama noktasında savaşın içinde olmadan arka kapı diplomasi işbirliğiyle yardım etme olasılığını göz ardı etmemekte fayda var.
Nitekim aynı zaman da Rusya'nın da bölgede ki menfaatleri açısından ve özellikle İran'la stratejik ortaklıkları düşünüldüğünde savaşın bizzat içinde taraf olmasa da elektronik istihbarat anlamında destek vermesi kaçınılmaz gözükmektedir.
Bu durum Çin’in ve Rusya'nın dış politikalarının pragmatik karakterini ortaya koyuyor.
Pekin ve Moskova için İran ideolojik bir müttefikten ziyade stratejik bir araçtı.
Çin özelinde ABD ile doğrudan bir çatışma riskini göze almak, Çin’in küresel ekonomik çıkarları açısından çok daha büyük maliyetler doğurabilir.
Büyük stratejinin ilk hamlesi
tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, İran’a yönelik operasyon yalnızca bölgesel bir askeri müdahale olarak görülmemeli.
Bu hamle, ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisinin erken aşamalarından biri olarak okunabilir.
İran’ın zayıflatılması, Çin’in Hint Okyanusu’ndan Orta Doğu’ya uzanan stratejik ağında ciddi bir boşluk yaratıyor. Aynı zamanda Washington’un askeri ve diplomatik odağını yeniden Asya - Pasifik’e kaydırmasına imkan tanıyor.
Bir anlamda bu hamle, klasik satrançtan çok Go oyununa benziyor.
ABD doğrudan Çin’le çatışmak yerine, rakibin küresel taşlarını tek tek etkisiz hale getirerek ana cephede avantaj kurmaya çalışıyor.
Önümüzdeki yıllarda bu stratejik rekabetin Tayvan Boğazı veya Güney Çin Denizi gibi bölgelerde daha görünür hale gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Nitekim Çin'in içerde kaşınmaya müsait bir çok yumuşak karnı olduğunu da unutmamakta fayda var.(Doğu Türkistan meselesi ,Tibet bölgesinde ki sorunları ,Tayvan ile mücadelesi, Japonya ile rekabeti, Güney Kore'ye ABD tarafından yerleştirilen füze sistemleri gibi).
Modern büyük güç rekabetinde artık yalnızca askeri güç değil, stratejik tamponların kaybı da belirleyici oluyor.
İran krizi, bu yeni jeopolitik oyunun ilk büyük hamlelerinden biri olarak tarihe geçebilir.