Suriye’de 15 yıl önce Baas/Esad diktatörlüğüne karşı başlayan kitlesel gösteriler kısa sürede “iç savaşa” dönüştü. Hükûmet ülkenin tümünde kontrolü sağlayamayacağını düşünerek Türkiye sınırına bitişik geniş bir alanı boşalttı. Bu bölgenin hiçbir yerinde Kürtler çoğunlukta olmasalar da topluca yaşıyorlardı. Kandil’in talimatıyla 2011’de PKK’nın uzantısı YPG kuruldu. Etnikçi terör örgütü bölgede oluşan idari boşluktan yararlanarak, silahlı baskı ve zorbalık yaparak bu alanlara egemen oldu. Aslında Esad yönetimi bölgeden çekilirken Ankara’nın muhalifleri desteklemesine tepki olarak buna bilerek zemin hazırlamıştı.
PKK/YPG böylelikle konjonktürel şartlardan yararlanarak bir anda Suriye topraklarının yarısına yakınını eline geçirdi. Oysa ülkenin tamamında Kürt etnisitesinin varlığı toplam 2.5 milyon kadardı; yani Kürt nüfusunun oranı 25 milyonu aşan Suriye nüfusunun yüzde onunu aşmıyordu. Organize olan terör örgütü, bilinen yöntemlerini sert şekilde uygulayarak çoğunlukta olan ve aşiretler halinde yaşayan Arapları son bir yıla kadar kendisine tâbi hâle getirdi.
Türkiye, sınırına bitişik bir terör devletinin kurulmasına elbette göz yumamazdı. 2016’dan başlayarak değişik adlarla üç büyük askerî operasyon yapıldı. 900 km. civarındaki sınır hattının 30 km. derinlikte teröristlerden arındırılması plânlanmıştı. Ama ABD ve Rusya buna karşı çıktılar, Afrin’de ve sınır hattının ancak yarısına yakın kısmında kontrolü sağladık. Fakat bu müdahalemiz ABD/İsrail’in desteğiyle terör örgütünün fiilen “devletimsi” bir yapı ilânını engellemiş oldu. Bu hayallerini Rojava (küçük yer) adını verdikleri Haseki, Kamışlı, Rakka üçgenindeki dar bir alanda on yıldır özerklik ilân ederek gerçekleştirmeye çalıştılar. Öcalan, “Rojava kırmızı çizgimiz” ifadesini bilinçli olarak kullandı; çünkü burayı PKK’nın elli yıl boyunca silah gücüyle oluşturmaya çalıştığı özerk devletin küçük de olsa modeli olarak görüyorlar, efsanevi bir imaj tanıyarak moral kazanmak istiyorlardı.
Washington, Türkiye’nin PKK ve türevlerine kesinlikle karşı olduğunu görünce kurnazlığa yöneldi; Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kuruldu. Örgüte kısmen Araplardan da alsa bile ağırlık tümüyle YPG’deydi. Kandil Mazlum Abdi’yi Başkomutan ilân etti. YPG/PKK kamufle edilerek SDG yetkili temsilci olarak öne sürüldü.
SDG, Ahmet Şara’nın kalıcı olacağına, yönetimi toparlayacağına, başarılı bir liderlik yapacağına inanmadığından anlaşma girişimlerini sürekli sürüncemede tuttu. İsrail veya ABD’nin müdahalesini bekledi. Oysa ABD siyasi rotasını belirlerken son derece pragmatisttir, kendisinin ve İsrail’in çıkarları neyi gerektiriyorsa ona yönelir. Geçen ay Barrack’ın girişimiyle Paris’te düzenlenen İsrail ve Şam yönetiminin buluştuğu toplantı, Suriye’de bir şeyler olacağının işaretiydi. Nitekim İsrail-Şam yönetiminin yakınlaşmasının hemen ardından Halep’teki çatışmalar şiddetlendi. SDG bütün çabalarına rağmen çekilmek zorunda kaldı. ABD adına açıklama yapan Tom Barrack IŞID’e karşı mücadele etmek maksadıyla ittifak kurdukları SDG’ye artık ihtiyaç kalmadığını, bu misyonu örgüt yerine Ahmed Şara’nın liderliğindeki Suriye devletiyle sürdüreceklerini ifade ederek noktayı koydu.
Halep, YPG/PKK’nın çok önem verip her cins silahla tahkim ettiği stratejik bir merkezdi. Buradan çekilme kısa sürede bozguna dönüştü. Arap aşiretleri bağımsız hareket ederek Şam yönetiminin yanında YPG ile çatışmaya girdiler. SDG’nin yüz bine yakın eğitimli, askerî gücü olduğu iddialarının gerçeği yansıtmadığı sahada ortaya çıktı. Ahmed Şara’nın liderliğindeki Suriye ordusu ve aşiret güçleri kısa zamanda Rakka ve Deyrizor’a kadar bütün alanlarda kontrolü sağladılar.
Mazlum Abdi’nin Şam’a giderek Ahmed Şara ile yaptığı entegrasyon ve ateşkes anlaşması Suriye’de üniter devlet oluşturma hareketinin başarılmakta olduğunu gösteriyor. Mazlum Abdi’nin “bütün kazanımlarımızı koruduk” demesi yaşanılan ağır yenilginin şokunu yaşayan halkını teselli amacına yöneliktir. Anlaşmada belirtilen hususlar tümüyle yerine getirilse Suriye’deki iç sorunların büyük bölümü çözümlenir, eller tetikten nihayet çekilerek huzur sağlanır. Yeter ki Kandil’deki terörden beslenen, dağda sürekli yaşamaktan psikolojik sorunları bulunan güruhun etkisinde kalınmasın, kararları Kandil’dekiler değil Arap’ıyla Kürt’üyle Türkmen’iyle Dürzi ve Nusayri’siyle Suriye halkı versin.
Suriye’deki olaylara Kandil’in penceresinden bakan, Dışişleri Bakanını istifaya zorlayacak derecede küstahlaşan, provokasyonlar yaparak SDG’yi desteklemeye çalışan DEM’i, iradelerini Kandil’e teslim ederek piyon haline geldiklerinden dolayı yadırgamıyoruz. Ama CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e ne oluyor? İktidara aday olduğunu söyleyen ana muhalefet başkanının DEM’e şirin görünmeye, SDG’ye sempati mesajları iletmeye yönelik ifadeleri, Ahmed Şara’yı IŞID’ci, çeteci, zalim ve bölücü diyerek suçlaması doğru bir tavır mıdır? Çözüm konusunda adım bile atılmıyor diyerek DEM’e destek verirken keşke hangi adımlardan başlanacağını da belirtse; infaz yasası mı, umut hakkı mı, 24 Anayasası mı? Anadilde eğitim ve öğrenim hakkı, etnik kimliklerin anayasada belirtilmesi v.b. popülizmin yanlış bir yöntem olduğu konularında Sayın Özel’i bir dostu gecikmeden ikaz etse.