YORUMLAR-YANKILAR..

Türkiye’nin 80 Yıllık Demokrasi Macerası ve Başkanlık Sistemi

İkinci Cihan Savaşı, 1945 yılında önce Nazi Almanyası’nın, ardından Japonya’nın teslim olmasıyla sona ererken galip devletler arasından iki kutuplu küresel bir sistem oluştu.

İkinci Cihan Savaşı, 1945 yılında önce Nazi Almanyası’nın, ardından Japonya’nın teslim olmasıyla sona ererken galip devletler arasından iki kutuplu küresel bir sistem oluştu. Bir tarafta ABD’nin liderliğini yaptığı demokratik ülkeler, diğer tarafta Sovyetler Birliği’nin lideri olduğu sosyalist blok; iki grup arasında 1990 yılına kadar sürecek “Soğuk Savaş” başladı. Türkiye demokratik Batılı ülkeler tarafında yer aldı, BM’nin kurucu ülkesi oldu. Çok partili, seçimleri kazanan partinin iktidara gelebildiği demokratik dönem başladı.

Cumhurbaşkanının en yetkili ve tek söz sahibi kişi olduğu, onun liderliğinde kuvvetler birliğinin uygulandığı dönem, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle tarihe karıştı. O tarihten itibaren bütün eksikliklerine rağmen demokratik hukuk devleti olmaya çalıştık.

27 Mayıs Askerî Darbesi’nden başlayarak neredeyse on yılda bir tekrarlanan askerî müdahalelerle bu süreç kesintiye uğrasa da asker kısa süre sonra kışlasına döndü, süreç kaldığı yerden yürümeye devam etti.

Askerî ve sivil (yargı) bürokrasinin sandıktan çıkan sonuçları ve merkez sağın iktidar olmasını içine sindirememesi, vesayet oluşturma isteği her dönemde sıkıntı yarattı. 28 Şubat süreci yaşandı.

1990’lı yılların başında merkez sağ oyları paylaşan DYP ve ANAP liderleri Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in art arda cumhurbaşkanı olarak partilerinin başkanlığını bırakmaları, halefleri Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz’ın yerlerini dolduramamaları siyasi dengeleri kökünden sarstı.

Türkiye siyasetinde 2002 yılına kadar istikrar sağlanamadı. Erken seçim zorunlu oldu. AK Parti bu karmaşa ortamında kurulup devreye girdi. 2002 Kasım ayındaki seçimde oyların yüzde 35’ini alarak tek başına iktidara geldi. Merkez sağ partiler barajı geçemediklerinden oyların yüzde 45’i Meclis’te temsil edilemiyordu.

AK Parti iktidarının ilk döneminden 2011 seçimlerine kadar rasyonel bir politika izledi. 2001 yılında yaşanan büyük ekonomik çöküntü rahmetli Kemal Derviş’in gerçekleştirdiği radikal reformlar ve IMF ile imzalanan mutabakat sonucunda aşılmış, ülke ekonomisinde diriliş dönemi başlamıştı.

AKP, bu programı aynen uyguladı. On yıl sonra kişi başına millî gelir 3.600 dolardan 12.400 dolara yükselmişti. Başbakan Erdoğan, 2023’te 25 bin dolara yükseleceğini kesinlikle ifade ediyordu. Enflasyon tek rakamlara inmiş, sıcak para koşarcasına geliyordu. İktidar bu çok elverişli dönemde parasal kaynakları teknolojiye, katma değeri yüksek ürünlerin üretimine kanalize edeceğine inşaat ve ithalat ağırlıklı alanlara yöneldiğinden çok büyük fırsatlardan yararlanamamış olduk.

Bu dönemde Batılı ülkelerle ilişkiler yüksek düzeye çıkmıştı. AİHM kararlarına öncelik veren yasal düzenleme dâhil önemli adımlar atılıyordu. AB 2004 yılında üyelik görüşmelerine başlama kararı almıştı.

2011 seçimlerinde AKP oylarının yüzde 48’e yükselmesiyle birlikte farklı bir kulvara girdi. 2014 yılındaki seçimde cumhurbaşkanı olan Erdoğan, Başkanlık sistemine geçilmesini istiyordu. 2017 yılında Devlet Bahçeli’nin desteğiyle Meclis’te gereken yasal düzenlemeler yapıldı, 2018’de referanduma sunularak onaylandı.

Böylelikle 1945 yılından itibaren oluşturulmasına çalışılan parlamenter demokratik düzen radikal tarzda kökten değiştirildi. Devletin kurumlar ve kurullarıyla birlikte yönetilmesine ilişkin yetkilerin tamamına yakını yürütme erkinin başındaki partili cumhurbaşkanına verildi. 3 no.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde bu husus açıkça belirtilmiştir. Valilerin, kaymakamların, genel müdürlerin, emniyet müdürlerinin, rektörlerin vb. tüm üst bürokrasinin, bakanların ve yardımcılarının tayin ve azline tek başına karar verir;   komutanları, HSK ve AYM üyelerini tayin eder.

15 Temmuz’daki FETÖ’nün menfur darbe girişimi nedeniyle ilan edilen OHAL döneminde çıkarılan KHK’lerle yürütme daha da tahkim edildi. Siyaset biliminde yönetim yetkilerinin tamamına yakınının bir kişiye verilmesi otoriterleşme veya otokrasi olarak tanımlanıyor, demokrasi dışı ve hukuk devletinin olmadığı bir yönetim tarzı sayılıyor.

Başkanlık sisteminin 8 yıllık bilançosu iyimser bir görünüm sunmuyor. Ekonomiden tarıma, eğitimden sanayi ve teknolojiye kadar bütün sektörlerde gerileme var.

İktidarın son on beş yılındaki en büyük başarısı idari kurullarda liyakati bir yana atarak siyasi sadakate dayalı yapılanma oluşturmasıdır. Böylece doğruluğu yanlışlığı, haklılığı haksızlığı, adalete uygunluğu sorgulanmadan yukarının isteği yerine getiriliyor.

Modern devletin vazgeçilmezleri olan tarafsız ve bağımsız yargı, denetim ve denge, adalet hassasiyeti, kamu kaynaklarının korunması gibi kriterler önemsenmiyor.

Son butlan kararı ileriki nesillerin ibretle hatırlayacakları, siyasetin hukuk dâhil her alana hükmeder hâle gelişinin hikâyesi olarak anılacaktır.

Bu frensiz otoriterleşmenin nereye kadar uzanabileceğini göreceğiz. 07.06.2026

Yayın Tarihi
07.06.2026
Bu makale 36 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!