Bugünden bakılınca "yorgunluk" göreceli bir kavramış gibi geliyor. İki gün önce okuldan çık, defter kitabını eve bırak, sonra otobüse bin ve İstanbul'a 1 Mayıs mitingine gidecek otobüse yetiş; marşlar, şarkılar eşliğinde uykusuz İstanbul'a var ve.
Bu yalnız benim yaptığım bir şey değildi, onlarca arkadaşım da aynıydı, demek ki gençlik, delikanlılık bu olsa gerek.
Yine de yorgunluk, kızgınlık ve acı hep sırtımızdaydı.
Okulda, Kızılay'da buluşulan her yerde, salon sokak farketmez toplantılar, protestolar başlamıştı. Her gün yeni bir şey duyuluyor, öğreniliyor ve şaşkınlığımız günden güne artıyordu.
İstanbul dönüşünde yolda, İstanbul'da tanıdıkları olan entelektüel bir arkadaşın küçük kaset çalarında, yine İstanbul'da bir arkadaşının çoğalttığı kaseti dinlemiştik.
Ülkenin birçok yerinde olaylar oluyor, öldürülenler, yaralılar, kapatılan okullar, tutuklananların haberinden geçilmiyordu. Ortam tam bir kaos ortamı imiş de, o günler biz farkında değiliz.
Kaset,
"Şişli Meydanı'nda üç kız /Biri Çiğdem, biri Nergis / Vuruldular güpegündüz / Sorarlar bir gün, sorarlar
Sabahın bir sahibi var /Sorarlar birgün sorarlar /Biter bu dertler, acılar /Sararlar bir gün, sararlar" diye Ruhi Su'yun gür sesinden, içimize derinden işleyen bir şarkı çalıyordu.
Günlük koşturmalara, verilen mücadeleye öyle kaptırmıştık ki, önceleri, "faşistler, İstanbul'da da yine devrimci öğrencileri taramışlar, ölen kız öğrenciler var", diye duymuştuk. Sonra Ruhi Su'dan bu şarkıyı dinleyip öyküsünü de öğrenince bir kez daha yıkılmış, bir kez daha verilen mücadelenin ne kadar yerindeliğine inanmıştık.
Evet, Şişli Meydanı'nda Galatasaray Mühendislik Yüksek Okulu'ndan çıkan üç devrimci öğrenci güpegündüz faşistlerin silahlı saldırı sonucu yaralanıp, öldürülüyordu. Sonra bir şeyi daha öğreniyoruz ki, bu daha da kanımızı donduruyordu. Otobüs durağında bekleyen bu öğrencilere silahlı saldırıyı yapanlar, o günün moda arabası olan bir Anadol'un içinden ateş açıp, kaçıyorlardı.
Solcu gençler, öğrenciler, otobüs bilet parasını bile aralarında toplayıp, otobüse binerken, sağcıların arkaların hangi ekonomik güvence ve gücü aldıkları ortada idi; bunlar 12 Eylül 1980'e giderken olurken oluyordu, fal bakmaya gerek yoktu.
Olayda Çiğdem hayatını kaybederken diğerler iki kız ağır yaralanıyor ve o şarkı kulaklarda, "Şişli Meydanı’nda Üç Kız, Biri Çiğdem Biri Nergis Vuruldular güpegündüz" diye çınlayıp duruyordu.
Yine bir yaz, bir güz geçmiş, okullar açılmış, bahar gelmiş, bu kez de daha büyük bir protesto ile geçmiş 1 Mayıs'ların intikamını almak için, Taksim programları başlamıştı.
Yine aynı programlar, yine aynı heyecan ama bu kez genelde bir az kırılganlık, çekingenlik vardı çoğu kişide.
İlk yıl 1976'ya pek bir şey düşünmeden, 1977'ye de öncesinde heyecan ile gidip, acı ve hüsran ile dönsek de, yine de 1978'e kızgınlık ile gidecektik.
Sabah İstanbul'a yaklaşınca herkeste bir hareketlilik başladı, şarkı ve marşların arasında uyuyabildiğimiz kadar uyduk ve uykudan uyandık. Otobüsten indik, bir şeyler atıştırdık, vapura binip, sonra da yürüyerek Taksim'e tırmandık.
Bu kez erkenden gitsek de, biraz da bir yıl öncesinin etkisi ile katılım biraz azdı ama çok farklı toplum kesimlerinden insanlar, dernekler, meslek örgütleri, sendikalar meydanı doldurmuştu.
Hele hele Cüneyt Arkın, Kadir İnanır, Tarık Akan, Türkan Şoray, Fatma Girik, Kemal Sunal gibi sinema sanatçıları ile Aziz Nesin ve Yaşar Kemal gibi aydınlar ve yazarlar da yürüyüşe destek verip, meydana gösterişli ve ellerinde bayraklar, flamalar ile girince Taksim Meydanında yer yerinden oynamıştı.
DİSK'in Taksim Meydanında organize ettiği kutlama programında, Timur Selçuk'un bestelediği 1 Mayıs Marşı ise, kutlamaların sembolü olmuştu.
Yeşilçam sanatçılarının Taksim Meydanı'nda işçilerle kol kola olmaları, slogan atışları ve halay çekmeleri ise, 1978 1 Mayıs'ının, çok farklı toplum katmanlarının dayanışması olarak algılanmıştı.
Her toplumsal örgütlü hareket ve uyanış, hakim sınıflarda bir tedirginlik yaratır. Bu durum o yıllarda da olmuş ve ilk olarak 25 Aralık 1978'de sıkıyönetimin ilanına karar verilmiş, 26 Aralık'ta da yürürlüğe sokulmuş, zamanla da tüm ülkeye yayılmıştı.
Bazı şehirlerde korsan gösteri ve protestolar olsa, toplum için için kaynasa da, iktidardakilerin tedirginlikleri artıyor, halk ise bezgin idi.
Günler su gibi akıp geçerken, artık sokaklarda devrimci marşlar, Çav Bella şarkıları duyulmaz olmuştu.
Oysa devrimci marşların ve şarkıların çok derin anlamları vardı, hele hele Çav Bella; 19. yüzyıl sonlarında (yaklaşık 1890-1900'lerin başı), İtalya'nın kuzeyinde Po Ovası'nda çeltik tarlalarında çamurlu suları içinde, sırtları bükük bir şekilde saatlerce çalışan kadınların yaşadığı zorluklara ve feodal sisteme isyan eden, evde bıraktığı sevgilisine, eşine sevdasını anlatan kadın işçilerin (Mondine), protestolarına dayanan anonim bir halk şarkısıdır.
Hala bu ülkenin yürekli, vicdanlı insanlarının dillerinde;
"Şişli meydanında üç kız/ Biri Çiğdem, biri Nergis/ Vuruldular güpegündüz/ Bu sabahın sahibi var/ Sorarlar bir gün sorarlar/ Biter bu dertler, acılar/Sorarlar bir gün sorarlar", diye söylense, haykırılsa, mırıldanılsa da, hala "o gün" beklenir durur;
Po Ovasının çeltik tarlalarından, İspanya kırsalında faşist Franko rejimine karşı savaşan gerillalarının dillerine dolanıp, CAV BELLA, CAV BELLA diye mırıldanıldığı gibi!..
(Halkların devrimci mücadelesi, hep halkalara yol göstermiştir, Mustafa Kemal Atatürk'ün, anti emperyalist savaşı, mücadelesinin tüm mazlum milletlere gösterdiği gibi, maalesef, Mussolini'nin, Franco'ya ve Hitler'e örnek olduğu gibi örnekler ile, sürecek!.)