Ankara'nın soğuk ayaz günleri, dışarıda yağmur ve kar tanecikleri serpişiyor. Hani güngörmüşler derler ya, "Allah kimseyi aç ve açıkta bırakmasın" dedikleri günlerden. İşine giden insanlar, okul çantaları sırtlarında, ellerinden tuttukları çocukları, torunları ile kadınlar.
Atık toplama araçları ile yağann kar ve yağmuru umursamayan kadınlı erkekli insanlar.
Bazıları konuşurken ellerindeki "telefonlara bak", "herkesin altında bir araba" dedikleri, biriktirdikleri son kuruş ile aldıkları araba ile eşini, çoluğunu çocuğunu işe, okula götürmeye çalışan telaşlı insanlar.
Eskiden de düşünürdüm ama son zamanlarda daha çok görür ve düşünür oldum; sokakta, kahvede ya da bir sohbet ortamında kullanılan telefona, binilen arabaya, oturulan kafeye ya da lokantaya laf edenler, neden bunları yapan, yaşayan çok az bir insan kitlesini görüyorlar da, neden yetmeyen maaş ve işsiz kitlelerin açlık ve yoksulluk sorunlarına duyarsız olurlar ki, anlamadım gitti.
Geçenlerde tesadüfen gittiğim bir büroda otururken, işyeri sahibinin tanıdıkları geldi; hani denir ya, "laf lafı açar, laf da kıçı" açar diye, tam da öyle bir ortam olmuş ama çok sonra anladık.
Bir zamanlar bir banka reklamı vardır, "biz birbirimize benzeriz, çünkü biz o.... bankasıyız" diye, tam da öyle bir ortam, herkes birşeyler yapıyor ama şikayetler bitmiyor. Tam da Orhan Veli'lik bir durum.
"Cep delik, cepken delik, /Kol delik, mintan delik, /Yen delik, kaftan delik, /Kevgir misin be kardeşlik!" cinsinden bir durum; derken aklıma Latin Amerika'nın Kesik Damarları yapıtı ve Uruguaylı yazarı Eduardo Germán Hughes Galeano (1940-2015) geldi.
Üç yanı denizlerle çevrili, ülkenin neresinden çıkarsanız çıkın, dağları, ormanları, verimli tarlaları ve ovaları aklıma geldi. Hele bir de herkesin aklını alan orman ve madenler ki sormayın gitsin. Bu kadar varsıllık varken, neden bu yokluk ve yoksulluk diye, aklı ve vicdanı olan her insanın düşünmeden edememesi gerekir diye düşünüyordum.
Hani Eduardo Galeano, söz konusu yapıtında "Toprağın zenginliği, insanın yoksulluğunu doğuruyor" diyordu ya, işte ülkemin da aynı şeyleri yaşadığını düşündüm. Dolayısı ile ortada bir sorun varsa, sorunun kaynağı kadar da, sorunu besleyen çevresi vardır, diye bilinir.
Üzgünüm ki, ülkem de aynen böyle.
Ne zaman iktidarı eleştirirseniz, iktidardan önce iktidarı savunan bir iktidar kırıntısı ile beslenen, yaşayan bir yandaşı ve savunucusu, ne zaman muhalefetine söz etseniz görünürde haklı ama temeline inince haksız bir gerekçe ile yandaşının ne çok çalıştığını, gece gündüz koşturduğunu anlatır ve sizi kınar, eleştirir.
İşin kötüsü herkes haklıdır.
Çünkü asıl sorun iktidar, muhalefet, başkan, seçilmişlerde değil, sorun sistemdedir. Üstelik bazı sistemler kendisinin efendilerini ve kölelerini yaratırken, bilmezler ki ya da onlara söylenmez ki, bazı sistemler insanların can simidi, can kurtarıcısıdır.
Bir ülkede her şeyin çözümünün temelinde eğitim yatar. Bu sadece eğitilerek değil, eğitilmeyerek, hatta cehalet de bir tercihtir.
Türkiye Cumhuriyeti, yönetim olarak olmasa da, yaşayan yurttaşları olarak Osmanlı'nın mirasıdır. Yapılan ilk nüfus sayımı aynı zamanda da okuma yazma oranını gösteren ilk resmi istatistik olma özelliğini taşıyor. Bu sayıma göre Harf Devriminden önce Türkiye genelinde Arap harfleriyle okuma yazma bilme oranı yüzde 8.61; 7 yaş üzeri nüfusta ise %10,6 olarak ölçülmüştür, bunun ötesinde okuma yazma bilme oranlarına ilişkin bilgiler ve "bir gecede cahil kaldık" lafları, işte cehaletin ta kendisidir.
Hani bir Üniversite yöneticisi vardı ya, "Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış cahil halk. Türkiye'nin okumuş kesimi profesörden başlayarak (ki çok haklı, herkes en iyi kendisini bilir) geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mezunları. Olayları en rahat okuyanlar ilkokul mezunları. Üniversite ve sonrası çok vahim. Çünkü zihinleri bulanık. Sultan Hamit devrine dönelim," diyen.
İşte cehalet tam da bu.
Konu geliyor dayanır devlete ve sisteme. Günümüzde birçok yönetim ve devlet sistemleri vardır ama temel olarak devlet sistemini ele alırsak, iki devlet sistemi belirgindir.
SOSYAL DEVLET ve REFAH DEVLETİ.
Sosyal Devlet, ülkenin de, yurttaşların da yaşam koşullarını ve devletin adaletini önceler ve sistemini de bunun üzerine kurar. Devlet, herkese adil ve eşitlikçidir.
Refah Devletinde ise sistem sınıfların önceliğine göre kurulur. Devletin yönetimine hakim olan ya da devletin yönetim organlarına sahip sınıf ve kitlenin çıkarları önceliklidir.
Ülkenin kaynakları bunlara sunulur, her türlü vergi dahil ayrıcalıklar bunlara sağlanır. Yurttaşlar ise kıt kanaat sahip oldukları ile geçinmek ve yaşamak zorundadırlar. Devlet onlara ancak, bir zorunluluk halinde el uzatır. İş, sağlık, eğitim gibi sosyal devletin sağladığı olanaklar ve güvenceler, refah devletinde ortada yoktur.
İşte eğitim sisteminin bozulması, kitleleri duyarsızlaştırır ve "gemisini kurtaran kaptan" mantığına sokar ki, bu aynı zamanda sosyal yapının çöküşüne ve kitlelerin mutsuzluğuna sebep olur.
Öyle bir toplum, millet düşünün ki, "komşusu açken, tok yatan bizden değildir" derken, "gemisini kurtaran kaptan" olur noktasına gelmiştir.
Sonuç, eğitim düzelmedikçe sistem, sistem düzelmedikçe de yurttaşın refahı artmaz, yaşam standardı yükselmez.
İşin kötüsü, "bir gecede cahil kaldık" diyenler ile, "okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor" diyenler ile bunları yiyenler aynı.
Ne acı değil mi?