Gün geçtikçe, bir şeyleri daha iyi anlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, öğrenmiyorum anlıyorum. Umarım, siz de yazacaklarımı anlarsınız,
Heyy ahbab, bu da nereden çıktı, diyenler olabilir ama burada da durum bu.
Alında bu durum bizde hep var, olmalı da ama acaba biz görmezlikten, duymazlıktan, anlamamazlıktan mı geliyoruz acaba!
Konuyu kişiselleştirmeden önce, genele bakmak gerek.
Kişiler öğrenmeyi, öncelikle ailelerinden, sonra sokaktan, okuldan, iş yerlerinden ve sosyal yaşamdan öğrenirler.
Kişi, belki de en meşekkatli (sıkıntılı) öğrenmeyi, kendi kendine yapar ve yaşar. Oysa, bunun dışındakiler için, sadece harcaması gereken caba, o sosyal ve toplumsal yapının içinde yeralmasıdır, gerisi, kişiye, zaman ve zemine kalır.
Çoğu insan için bir "eskiden" tanımı vardır; kimisi için eskiden, taaa ocaklıklara atılan odunların etrafına toplanılmasıdır.
Kimine göre ise, kestane, patates pişirilen guzune sobalı yıllardır. Tabi, şömineli villaların guzine sobalı salonları bu tanımlamadan yok sayılarak.
Evlerin pencerelerine konulan radyolar ile mahalleleli ile türkü, şarkı, ajans (haber) dinlemek anılarda kalsa da, bazen anımsamak gerek.
Masalımsı bir tarzda anlatılan televizyon öyküleri ise, sanki binlerce yıl öncesinde kalmış gibidir.
Yok efendim, bir sandık, bir kutu olacakmış da, içinden bir adam herkes ile konuşacakmış, o günler bunu anlatanlar bugünün yapay zekasını görseler her halde gökten Tanrının inmiş falan derler.
Bir zamanlar Mahalleli "televizyonlu evlere toplanırdı" konulu anılar ise, sanki binlerce yıl öncesinin öyküleriymiş gibi gelir insana.
Kocaman sandıklar gibi Televizyonlar, küçüle küçüle cebe sığar, müzik dinlenilen gramofonlar, plak çalarlar, teypler küçüle küçüle cebinizde zor bulunan ciplere kadar indi, küçüldü.
Kocaman aileler, iki, üç olmadı dört sayılarına;
Evler, hanlı, hanaylı yapılar iken, iki göz odaya kadar düştü, dönüştü de dönüştü. En son, nohut oda, bakla sofaya kadar da gelindi.
Arbalar mı? Sormayın gitsin.
O anlı şanlı şavroleler, makaslı yayıla yayıla giden arabalar mı, onlarda küçüle küçüle cebe sığacak kadar oldular.
Anlayacağınız, 21 yüzyıla girdiğimizden bu yana her şey küçülüyor; peki küçülmeyen, hatta büyüyen şeyler yok mu ya?
Varrr!..
İnsanlar küçüldü, yalnızlıklar büyüdü.
İnsanlar küçüldü, acılar büyüdü.
Ya da her şey küçülürken, hatta sevgi yok olurken, saatlik "aşkım, aşkım"lar büyüdü, çoğaldı.
Yalnızlık duygusu herkeste sanki bulaşıcı bir hastalık oldu çıktı.
Geçenlerde bir toplantı arası yemeli-içmeli bir oturma yerinde, türbanlısından, mavi-kızıl saçlısına kadar her kafadan insanlar ile birlikte bir yerde oturduk.
Kocaman masalarda bir yandan bir şeyler yenilirken, hep bilikte gelindiği belli masalarda insanlar küçülmüş, o kadar küçülmüş ki, elindeki elektronik aletten, yanındakini görmeyecek kadar, herkes biri birine küçülmüş. Yok, görünmez olmuş.
Birbirimize dokunuyoruz ama farkında değiliz. Daha doğrusu, bir birimize değiyoruz da, birbirimize dokunamıyoruz.
Kollarımız, birbirimizin boynunda, ellerimiz birbirimizin koynunda ama kendimiz hiç oralarda değiliz.
Ben artık bir şeyin iyi ya da kötülüğünden önce, oluşan, olan, yaratılan dünyalarda, zamanın bir ruhuna inanır oldum.
Gerçekten de, zamanın bir ruhu var mı? Bu kavram ilk olarak felsefi bir kavram olarak Hegel gibi filozoflarca ima edilse de, 18. ve 19 yy'da dillendirilir olmuştur.
Geçmiş yüzyıllara bir şey diyemem ama 21.yy'ın ilk çeğreğini de bitirdiğimiz bu günlerde de "zamanın ruhu" olabilir ama sanırım o ruh uçmuş, kaçmış gitmiş buralardan, bu dünyadan.
Bu çağda bile ruhlar hala kahve fincanlarında, falcı masalarında aransa da; bence, bu cağın ruhu, kaybolmuş, ya kaçmış, ya da saklanmış, yok olmuş; belki de bir dere kenarında kurbağa olmuş, o güzel insanların, birbirilerine inanmalarını, birbirlerine sarılmalarını, sonra da hep birlikte gelip, onu öpmelerini bekliyordur, kim bilir!...
Ne dersiniz, olabilir mi?
Her şeyi kişilik ile tanımladığımız bu modern çağda zamanı, ruh ile tanımlamak ne kadar gerçekçi bilemem ama bir şeylerin tadı gibi, kişiliği benliği de kalmamış olabilir mi!..
Aklımız bir karış havada ne yediğimizin, ne içtiğimizin, ne sevdiğimizin, ne dokunduğumuzun ne de varlığımızın farkında değiliz.
Gelin isterseniz, zamana bir ruh katalım da, önce kendimize sarılalım, kendimizin farkında olalım; sonra da çevremizdekilerin farkına varalım.
Birbirimize sanal dokunuşlar, sahte tavır ve davranışlar yerine, içten, sıcacık, sımsıkı sarılalım.
Farkında olmayabiliriz ama insan, enerjisini insandan, sevgiden, dokunuştan, göz göze olmaktan, gelmekten alır.
Dün, o kadar eğitimli, donanımlı kişilerin olduğu yerde, her şeyi olan, her şeye sahip kişilerin kendilerine, yanındakilere yabancı, ellerindeki sanal dünyaya aile olmuş olmalarına bir üzüldüm, bir üzüldüm ki, sormayın gitsin.
Atın ellerinizde ki o siz olmayan, sizin olamayan her şeyi.
Ne var ise, kim var ise en yakınınızdakine, dokunun, sarılın.
Sarılın ki, varlığınızı hissedin. Sarılacak hiç bir şey, kimse yok mu, o zaman size sarılacak kocaman bir hediye benden. KENDİNİZE SARILIN.
Kendinizden daha sevecen, daha iyi, daha güzel bir şey yok; bir başkasını da kendinizi sevdiğiniz sürece sevebilirsiniz!...
Her şeyi kendiniz ile başlatın, başka yaşanılan, yaşanılacak bir dünya olmadığı gib, sizden daha değerli bir şey de yok ki!..