Aydınlanma Çağının önemli düşünürlerinden Jean-Jacques Rousseau, "İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı" adlı yapıtında, bu olayı biraz da metafor kullanarak söyle anlatır:
"Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip 'Burası benimdir' diyen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusuydu".
O nedenle mülkiyet duygusu ve gerçeği insanlık tarihinin gerçek öyküsüdür; J.J. Rousseau, Toprakla çevrili bir alana ilk çiti çeken kişiyi mülkiyetin, dolayısıyla eşitsizliğin ve savaşların kaynağı olarak görür.
Dünya tarihine baktığımızda, sanayileşmeyi başlatan ilk ülke İngiltere'nin (Büyük Britanya) olduğunu görüyoruz. Bu da 18. yüzyılın ortalarında (1760'lar) buhar gücünün makinelere uygulanması, tekstil/demir-çelik alanındaki yeniliklerle bir sürecin başlaması, belki de tarım toplumu diyeceğimiz insan ve hayvan gücünden yararlanılarak yapılan üretimin, Sanayi Devrimi diyeceğimiz makineleşmiş üretim tarzına geçiş ile başlıyor.
İngiltere'nin başlattığı Sanayi Devrimi süreci, coğrafi ve tarihsel olarak zengin kömür/demir yatakları olan ülkeleri, sömürgeleştirerek, denizaşırı ticaret ağlarını kurarak, bu konuda sürece öncülük ediyor; hatta Manchester şehri, dünyanın ilk sanayi şehri olarak kabul edilir.
İngiltere'yi bu sanayileşme yarışında, 19. Yüzyılın İlk Yarısında Fransa, Belçika, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri; 19. Yüzyılın İkinci Yarısında bunları Rusya ve Japonya (1868-Meiji) izliyor.
Sanayi Devrimi ile Dünyada, bir Kapitalist Üretim sistemi başlıyor, bu ise dünyanın bir bölümünün sadece "Savaş" dediği, bir bölümünün de "Paylaşım Savaşı" dediği süreç başlıyor. Avrupa'da başlayan bu Birinci ve İkinci Dünya Savaşı/ Paylaşım Savaşı, Mussolini, Hitler ve Franco'nun iktidarları döneminde ve birbiriyle bağlantılı olması bir rastlantı değildir.
Karl Marx, tarım toplumundaki bu çitleme hareketini ekonomik ve tarihsel bir zeminde, "İlkel Birikim" süreci olarak tanımlar; İlk çit, sadece tarlayı bölmez; aynı zamanda doğayı ve insan emeğini birer meta ve sermaye birikim aracına dönüştürür ve sömürüyü meşrulaştırır.
Marx, Kapitalin ilkel birikim bölümünde, 16. yüzyıl İngiltere'sinde köylülerin ortak kullandığı toprakların zorla çitlenerek özelleştirilmesini ve burjuvazinin eline geçmesinin sağlandığını anlatır. Bu aynı zamanda köylülerin, üretim araçlarından koparılması ve mülksüzleştirilmesi de demektir. Böylece sanayi için gereken "özgür ama çaresiz işçi sınıfı" (proletarya) yaratılmış, aynı zamanda da doğa ve insan emeğini birer meta ve sermaye birikim ve sömürü aracı olmasına olanak vermiştir.
İşte CEDA'NIN İspanya'daki (1933) bu başarısı sağın gücünü pekiştirmiş ve toplumsal kutuplaşmayı arttırmış, 1936'da yapılan seçimler ile sol, önemli bir süreci ele geçirmiş olsa da, bu durumu kabul etmeyen faşist eğilimli grupların (falanjlar) yükselişi, General Franco'nun da yetkilerini paylaşmak istememesinden dolayı, ülke iç savaşa sürüklenmiştir.
Bu durum, sağcı ve faşist unsurları (Falanjistler) ve ordudaki muhafazakâr kanadı radikalleştirmiş, sonunda 17 Temmuz 1936'da General Francisco Franco liderliğinde bir milliyetçi askerî isyan başlamış, ülkedeki bu kutuplaşma hat safhaya ulaşmış, Kilise ve çevresinde örgütlenen sağ (Faşist) yapı, toprak ağaları ve monraşitler ile, seçim ile iktidarı ele geçiren cumhuriyetçi, sosyalist, komünist sol gruplar arasında ki ideolojik savaş, 17 Temmuz 1936'da Cumhuriyetçi hükümeti devirmek için askeri bir ayaklanmaya dönüşür, uzun süreli bir iç savaşa dönüşür.
Dünya bir yandan ekonomik bir bunalım yaşarken çıkan iç savaşta, faşist İtalya ve Nazi Almanya İspanyol Milliyetçilerini, Rusya'da 1917 Bolşevik Devrimi ile iktidarı ele geçiren hükümeti, Cumhuriyetçileri desteklemesiyle olay uluslararası bir ideolojik çatışmaya dönüşür.
İspanya açısından bu İç Savaşı (1936-1939), demokratik İkinci Cumhuriyet hükümetine karşı General Francisco Franco önderliğindeki sağcı askeri ayaklanma/ darbe girişimi ile başlar ve General Franco'nun, bu çatışmalarda kilisenin, toprak ağalarının ve uluslararası faşist güçlerin kendilerini desteklemesi ile ele geçirdiği ülke yönetimini 1975'teki ölümüne kadar sürdürür.
Avrupa'da Birinci ve İkinci Dünya Savaşı ile başlayan Mussolini, Hitler ve Franco'nun iktidar dönemleri birbiriyle bağlantılı, sancılı bir tarihsel süreçtir.
İlk olarak, İtalya'da iktidara gelen Benito Mussolini iktidarını 1922-1943 yılları arasında;
Almanya'da iktidara gelen Adolf Hitler ise iktidarını 1933-1945 yılları arasında sürdürür, ve Şansölye olarak Nasyonal Sosyalist ideolojiyle Nazi rejimi ile devleti yönetir ve II. Dünya Savaşı'nı başlatan ana figür olarak ortaya çıkar.
Yukarıda anlatılan İspanya Francisco Franco dönemi ise 1936-1975 yılları arasında hüküm sürer.
I.Dünya Savaşı savaşı ise Avrupa merkezli 28 Temmuz 1914 tarihinde başlayıp 11 Kasım 1918 tarihinde sona eren küresel bir savaştır.
II.Dünya Savaşı ise, 1 Eylül 1939-2 Eylül 1945 tarihleri arasında, Nazi Almanyası'nın Polonya'yı işgaliyle Avrupa'da başlar ve çatışmalar, küresel bir savaşa dönüşerek insanlık tarihinin en büyük yıkımına sebep olan bir savaş olarak kayda geçer.
Peki dünyayı bu kadar kana boğan bu Liderlerin sonları nasıl olmuştur.
Mussolini, 28 Nisan 1945'de İtalyan partizanlar tarafından kurşuna dizilerek öldürülmüş,
Hitler ise, 30 Nisan 1945'de Sovyet birliklerinin Berlin'e girmesiyle intihar eder,
Franco ise, 20 Kazın 1975'de, biraz da dönemin etkisi ile eceli ile vefat etmiştir.
Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri (Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) ile birlikte 1. Dünya Savaşına girmiştir. Savaşın ilerleyen süreçlerinde Bulgaristan da dahil olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sürecinde de Türkiye savaş dışında kalmayı başarmıştır.
Türkiye Cumhuriyetinin kurulması, devrimler, çok partili demokratik sisteme geçiş gibi süreçler yaşanırken, doğrudan yönetime el koyma veya anayasal düzeni değiştirme teşebbüsüyle sonuçlanan iki askerî müdahale (1960, 1980) ve bir darbe niteliğinde askeri muhtıra (1971) süreci yaşanmıştır. 15 Temmuz 2016'da yaşanan süreç ise, gizemini korumak ile birlikte, resmi darbe olarak protestolara sebep olmaktadır.Y
Bu günlerden, o günlere bakınca, tüm dünyada yaşanan bazı darbe ve faşist yönetim süreçlerinin ne kadara da bir birlerine benzediğini görüyoruz.
Yavaş yavaş 12 Eylül 1980 sürecine giriş.
(Bir sonraki yazıda buluşmak üzere)