“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” Üzerine Hukuki Bir İnceleme
Tahsin Babat
Kamuoyuna yansıyan ve TBMM’de imzaya sunulduğu belirtilen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, siyasi sonuçlarından bağımsız olarak hukuk tekniği bakımından son derece önemli sorular ortaya çıkarmaktadır.
Bu yazının amacı süreci siyasi bakımdan desteklemek veya reddetmek değildir.
Mesele daha temel bir hukuk sorusudur:
Türk Ceza Kanunu var. Ceza Muhakemesi Kanunu var. Terörle Mücadele Kanunu var. İnfaz Kanunu var. Etkin pişmanlık hükümleri var. Öyleyse neden ayrıca özel bir kanuna ihtiyaç duyuluyor?
Bu soruyu sormak, yeni bir kanunun peşinen gereksiz veya hukuka aykırı olduğunu söylemek değildir.
Kanun koyucu belirli ve istisnai bir toplumsal durum için genel hükümlerden farklı özel hükümler kabul edebilir.
Asıl mesele şudur:
Bu özel rejim mevcut hukuk sisteminde neyi değiştiriyor, hangi genel kurallardan ayrılıyor ve istisnanın sınırlarını yeterince açık çiziyor mu?
Teklifin gerçek hukuk tartışması burada başlamaktadır.
TEKLİF NE YAPIYOR?
Teklifin amacı; PKK/KCK terör örgütünün ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti, bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanması sonrasında belirli suçlar bakımından soruşturma, kovuşturma ve infaza ilişkin özel hükümler uygulanmasıdır.
Kapsam; örgütü kurma veya yönetme, örgüte üye olma, bilerek ve isteyerek yardım etme, propaganda, örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçlar ve örgüt lehine işlenen 6415 sayılı Kanun kapsamındaki suçlara kadar uzanmaktadır.
Burada ilk temel tespit yapılabilir:
Teklifin asıl yeniliği yeni suç yaratmak değildir.
Silahlı örgüt kurma, yönetme ve üyelik mevcut TCK sisteminde zaten suçtur. TCK m.314 bu alanın temel düzenlemelerinden biridir.
Teklifin esas müdahalesi, mevcut suçların olağan soruşturma, kovuşturma ve infaz sonuçları üzerindedir.
“ERTELEME” AMA SONUNDA NE OLUYOR?
Teklifin 3. maddesi kapsamındaki soruşturma ve kovuşturmaları suçun ağırlığına göre beş veya on yıl erteliyor.
Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu ile 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen ve müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren bazı suçlar bu rejimin dışında bırakılıyor.
Erteleme süresince dava zamanaşımı işlemiyor, dosya ve deliller muhafaza ediliyor. Müsadereye konu eşya ve malvarlığı değerleri hakkında ise tasfiye kararı verilerek Hazineye irat kaydı öngörülüyor. Kararlara karşı başvuru yolları da düzenleniyor.
Buraya kadar bakıldığında karşımızda bir erteleme mekanizması bulunmaktadır.
Fakat Madde 5 okununca hukuki sonuç değişmektedir.
Erteleme süresinde yeni bir terör suçu işlenirse erteleme kaldırılıyor.
Buna karşılık süre yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlanırsa soruşturma bakımından kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma bakımından ise düşmeye karar veriliyor.
Yani dosya sadece bekletilmiyor.
Belirli şartların gerçekleşmesi sonunda nihai biçimde sona erebiliyor.
İnfaz bakımından sonuç daha da dikkat çekicidir.
Madde 6 uyarınca cezanın infazı beş veya on yıl erteleniyor. Süre içerisinde yeni bir terör suçu işlenirse infaza devam ediliyor; işlenmezse teklif açıkça:
“Verilen ceza infaz edilmiş sayılır.”
demektedir.
Bu, klasik infaz ertelemesinden önemli ölçüde farklıdır.
5275 sayılı Kanun’un 17. maddesinde hükümlünün istemiyle belirli kısa süreli cezaların infazının ertelenmesi zaten mümkündür. Ancak mevcut kurumda ertelemenin olağan sonucu, cezanın kendiliğinden infaz edilmiş sayılması değildir.
Basitçe:
Mevcut sistemde: “Şimdi infaz etme, sonra infaza devam et.”
Teklifte: “Şimdi infaz etme; süre koşullara uygun tamamlanırsa cezayı infaz edilmiş kabul et.”
Aradaki hukuki fark küçümsenemez.
CMK AÇISINDAN EN KRİTİK HÜKÜM: KURUL İZNİ
CMK m.160’a göre Cumhuriyet savcısı, suç işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrendiğinde işin gerçeğini araştırmaya başlar; şüphelinin lehine ve aleyhine delilleri toplamak ve muhafaza etmekle yükümlüdür.
Teklif ise Madde 3/3 ile önemli bir istisna getiriyor.
MGK kararından önce işlenmiş, ancak daha sonra soruşturulacak kapsam dahilindeki suçlarda soruşturma yapılması Kurulun iznine bağlanıyor.
Türk hukukunda soruşturma veya kovuşturmayı izin gibi muhakeme şartlarına bağlayan düzenlemeler bilinmeyen kurumlar değildir.
Bu nedenle sadece “izin var” diyerek hukuka aykırılık sonucu çıkarılamaz.
Fakat teklif bakımından güçlü hukuki soru şudur:
Kurul soruşturma iznini hangi nesnel ölçütlere göre verecek veya reddedecektir?
Teklifin ilgili hükmü bu ölçütleri ayrıntılandırmamaktadır.
Dolayısıyla tartışılması gereken Kurulun varlığından çok, takdir yetkisinin sınırıdır.
Anayasa Mahkemesi, hukuk devletinin unsurlarından olan belirlilik ilkesinin kanunların hem kişiler hem idare yönünden açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını; keyfî uygulamalara karşı koruma sağlamasını gerektirdiğini vurgulamaktadır.
Bu nedenle soruşturma izni konusunda kullanılacak ölçütlerin mümkün olduğunca kanun düzeyinde gösterilmesi hukuki güvenliği güçlendirecektir.
ETKİN PİŞMANLIK ZATEN VARSA YENİ KANUN NEDEN?
TCK m.221’de örgüt suçları bakımından etkin pişmanlık zaten düzenlenmiştir. Belirli şartlarda gönüllü teslim olma ve örgütün yapısı veya faaliyetleri hakkında bilgi verme, cezasızlık veya cezada indirim sonuçları doğurabilmektedir.
Peki buna rağmen neden yeni kanun?
Çünkü iki sistem aynı değildir.
Etkin pişmanlık ağırlıklı olarak bireyin kendi davranışına bağlıdır.
Bu teklif ise önce örgütün fiilî tasfiyesi ve silah teslimi gibi kolektif bir şart aramakta; ardından kişinin de altı aylık süre içerisinde kanundan yararlanmak istediğini yazılı şekilde bildirmesini istemektedir.
Dolayısıyla mekanizma üç basamaklıdır:
Örgütün fiilî tasfiyesi → MGK teyidi ve Resmî Gazete ilanı → kişinin altı ay içerisinde başvurması.
Bu yapı, neden yalnızca TCK m.221 ile yetinilmediğini önemli ölçüde açıklamaktadır.
PEKİ BU BİR AF MI?
Teklif hakkındaki en önemli anayasal sorulardan biri budur.
Burada kesin ifadelerden kaçınmak gerekir.
“Adında af yazmıyor, öyleyse af değildir” demek hukuken yeterli değildir.
“Ceza infaz edilmeyecek, öyleyse kesinlikle aftır” demek de aynı ölçüde acelecidir.
Çünkü hukuki nitelendirme, düzenlemenin adından çok doğurduğu sonuçlara bakılarak yapılmalıdır.
Madde 5 sonucunda KYOK veya düşme;
Madde 6 sonucunda ise fiilen tamamlanmamış bir cezanın infaz edilmiş sayılması
söz konusudur.
Anayasa’nın 87. maddesi, genel ve özel af ilanının TBMM üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararıyla mümkün olduğunu açıkça düzenlemektedir.
Dolayısıyla burada yasama sürecinde açıklığa kavuşturulması gereken soru şudur:
KYOK, düşme ve özellikle “cezanın infaz edilmiş sayılması” sonuçları Anayasa m.87’deki af yetkisi karşısında nasıl nitelendirilecektir?
Bu sorunun cevabı yalnızca akademik değildir.
Düzenlemenin anayasal niteliğinin belirlenmesi, onun hangi yasama usulüne tabi olduğu tartışmasını da etkileyebilir.
Dolayısıyla teklifin en ciddi hukuki tartışmalarından biri buradadır.
KURUL YARGININ YERİNE Mİ GEÇİYOR?
Metin böyle bir sonucu desteklememektedir.
Kurul mahkeme değildir.
Hak yoksunluklarını doğrudan kaldırmamaktadır.
Kurul talepte bulunmakta; karar sulh ceza hâkimliği, ilgili mahkeme veya infaz hâkimliği tarafından verilmektedir.
Koruma tedbirleri konusunda hâkim ve mahkemeler; infaz ertelemesinde ise infaz hâkimi yetkilidir.
Bu nedenle “yargı yetkisi Kurula devrediliyor” demek gereğinden ileri bir yorum olur.
Fakat Kurul yine de son derece önemli bir aktördür.
Çünkü belirli yeni soruşturmalar onun iznine bağlıdır.
Hak yoksunluklarının kaldırılması sürecini harekete geçirebilmektedir.
Sürecin ilerlemesini dönemsel olarak değerlendirmektedir.
Doğru hukuki soru bu nedenle şudur:
Ceza muhakemesini başlatma veya belirli hukuki sonuçların değerlendirilmesini harekete geçirme gücüne sahip Kurulun yetkilerinin sınırı yeterince açık ve denetlenebilir midir?
EŞİTLİK İLKESİ
Teklif tüm terör örgütleri bakımından genel bir sistem kurmamakta; doğrudan PKK/KCK ve bağlı oluşumları esas almaktadır.
Bu durum, aynı suç tipinden sorumlu kişilerin farklı hukuki sonuçlarla karşılaşabilmesine yol açabilir.
Fakat bu tek başına Anayasa’ya aykırılık anlamına gelmez.
Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesi, hukuki durumları aynı kişilere aynı; farklı kişilere ise farklı düzenlemeler yapılabilmesini dışlamaz. Asıl mesele farklılaştırmanın objektif ve makul bir sebebe dayanmasıdır. Anayasa Mahkemesi de eşitlik incelemelerinde hukuksal durumların karşılaştırılmasına önem vermektedir.
Dolayısıyla burada doğru soru:
“Neden farklı davranılıyor?”
değil yalnızca;
“Bu farklı muameleyi haklı gösterecek nesnel ve makul hukuki sebep nedir ve sınırları yeterince belirli midir?”
olmalıdır.
MADDE 10: EN HASSAS HÜKÜMLERDEN BİRİ
Teklifin 10. maddesi, kanun kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğunun doğmayacağını düzenlemektedir.
Bu hükmü “herkese her türlü fiil bakımından dokunulmazlık geliyor” şeklinde okumak doğru değildir.
Metin korumayı görev nedeniyle yapılan fiillere bağlamaktadır.
Fakat hükmün kapsamı yine de geniştir.
Çünkü hukukî, idarî ve cezaî sorumluluk aynı cümle içerisinde dışlanmaktadır.
Burada mutlaka ayrılması gereken iki durum vardır:
Kanunun verdiği görevin hukuka uygun biçimde yerine getirilmesi
ile
görev sınırının aşılması, kişisel kast, kişisel kusur veya görev görünümü altında bağımsız bir hukuka aykırılık işlenmesi.
Bunlar aynı şey değildir.
Bu nedenle Madde 10 bakımından “görev nedeniyle” ifadesinin sınırlarının kanun koyucu tarafından mümkün olduğunca belirginleştirilmesi hukuk güvenliği açısından yararlı olacaktır.
Aksi takdirde hükmün kapsamının ne olduğu ileride ciddi yargısal yorum tartışmalarına dönüşebilir.
SİLAHLAR TESLİM EDİLECEK; DELİLLERE NE OLACAK?
Madde 8, örgüt mensuplarının beraberlerinde getirdiği veya beyan ettiği silah, mühimmat, patlayıcı ve diğer materyalin kayıt altına alınmasını öngörmektedir.
Bu hüküm teknik görünmekle birlikte çok önemlidir.
Çünkü teslim edilen bir silah yalnızca bir “teslim malzemesi” olmayabilir.
Aynı zamanda geçmişte işlenmiş bir suçun maddi delili olabilir.
Üstelik teklif bazı ağır suçları erteleme kapsamının dışında tutmaktadır.
Dolayısıyla uygulamada;
kriminal inceleme,
balistik karşılaştırma,
DNA veya diğer adli incelemeler,
mevcut dosyalarla eşleştirme,
delil zincirinin korunması
ve adli makamların materyale erişimi
güvence altına alınmalıdır.
Silahsızlanma ile maddi gerçeğin araştırılması birbirinin alternatifi değildir.
Silah teslim alınırken delil kaybedilmemelidir.
Bu nedenle Madde 8’in uygulama esaslarında adli delil güvenliğinin ayrıca düzenlenmesi isabetli olacaktır.
MAĞDURLAR NEREDE?
Ceza adaleti yalnızca şüpheli, sanık veya hükümlüden ibaret değildir.
Suçtan zarar görenler de bu sistemin parçasıdır.
Teklif, erteleme kararlarının kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlara tebliğini ve itiraz imkanını düzenlemektedir.
Bu önemli bir güvencedir.
Ancak sistemin sonunda;
KYOK,
düşme
ve
cezanın infaz edilmiş sayılması
gibi güçlü sonuçlar doğabileceği için, mağdur ve suçtan zarar görenlerin bilgilendirilme ve başvuru imkânlarının süreç boyunca açık biçimde korunması önemlidir.
Toplumsal bütünleşme ile mağdur hakları birbirinin karşıtı değildir.
Kalıcı bir çözüm, ikisini birlikte korumak zorundadır.
BU DÜZENLEME GERÇEKTEN YENİ Mİ? 2014’TEN BUGÜNE HUKUKİ SÜREKLİLİK
Bugünkü teklif değerlendirilirken gözden kaçırılmaması gereken önemli bir tarihsel ayrıntı bulunmaktadır:
Türkiye benzer bir yasama tekniğine daha önce de başvurmuştur.
10 Temmuz 2014 tarihinde kabul edilen 6551 sayılı “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, dönemin çözüm sürecinin hukuki çerçevesini oluşturan düzenlemelerden biriydi.
2014 tarihli Kanun; terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi amacıyla silahsızlandırmaya yönelik tedbirlerin alınması, yurtiçinde ve yurtdışında kişi, kurum ve kuruluşlarla temas kurulması, silah bırakan örgüt mensuplarının eve dönüşleri ve sosyal hayata katılımları için gerekli tedbirlerin geliştirilmesi, kurumlar arası koordinasyon ve ihtiyaç duyulan mevzuat çalışmalarının yapılması gibi geniş bir hareket alanı oluşturuyordu.
Daha da dikkat çekici olan başka bir benzerlik vardır.
2014 tarihli Kanun’un 4. maddesinin ikinci fıkrasında da, Kanun kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğunun doğmayacağı yönünde özel bir güvence bulunmaktaydı.
Bugünkü teklifin 10. maddesinde benzer bir sorumsuzluk hükmünün yeniden karşımıza çıkması, iki düzenleme arasındaki hukuki sürekliliği görmezden gelmeyi güçleştirmektedir.
Bu tespit önemlidir.
Çünkü bugünkü düzenlemeyi, Türk hukukunda daha önce hiç görülmemiş ve bütünüyle sıfırdan geliştirilmiş yeni bir hukuk tekniği gibi sunmak doğru olmayacaktır.
Ancak asıl dikkat çekici nokta benzerlik değil, iki düzenleme arasındaki farktır.
2014 çerçeveyi kuruyordu; bugünkü teklif dosyanın sonucuna kadar giriyor
2014 tarihli Kanunun ağırlık merkezi, siyasi ve idari sürecin yürütülmesi için Hükümete hukuki hareket alanı sağlamaktı.
Bugünkü teklif ise bundan daha ileri bir noktaya geçmektedir.
Artık yalnızca;
silahsızlanmanın nasıl yürütüleceği,
kurumlar arasında nasıl koordinasyon kurulacağı,
örgüt mensuplarının dönüşünün nasıl yönetileceği
veya süreci yürüten kamu görevlilerinin hukuki statüsü
düzenlenmemektedir.
Yeni teklif doğrudan ceza dosyasının içine girmektedir.
Soruşturmanın ertelenmesini düzenlemektedir.
Kovuşturmanın ertelenmesini düzenlemektedir.
Bazı yeni soruşturmaların başlatılmasını Kurul iznine bağlamaktadır.
Kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinin infazını ertelemektedir.
Belirli şartlar gerçekleştiğinde soruşturmanın KYOK, kovuşturmanın düşme ile sonuçlanmasını öngörmektedir.
Ve en önemlisi, kesinleşmiş bir mahkûmiyet bakımından belirlenen sürenin koşullara uygun tamamlanması hâlinde “verilen ceza infaz edilmiş sayılır” sonucunu doğurmaktadır.
İki dönem arasındaki asıl hukuki fark burada ortaya çıkmaktadır.
Basitleştirerek söylersek:
2014 düzenlemesi ağırlıklı olarak sürecin nasıl yönetileceğini düzenliyordu.
Bugünkü teklif ise sürecin ceza soruşturmaları, davalar ve kesinleşmiş mahkûmiyetler üzerinde hangi sonuçları doğuracağını da düzenliyor.
Dolayısıyla bugün tartıştığımız metin, 2014 modelinin basit bir tekrarı değildir.
Aynı yaklaşımın ceza muhakemesi ve infaz hukukuna çok daha derinden müdahale eden yeni bir aşaması olarak değerlendirilebilir.
İşin hukuki arka planında ne var?
Bu karşılaştırma, teklifin neden TCK, CMK veya Terörle Mücadele Kanunu içerisinde birkaç maddelik değişiklik şeklinde hazırlanmadığını anlamamıza da yardımcı olmaktadır.
Ortaya çıkan tablo şudur:
Devlet, örgütsel silahsızlanma ve tasfiye sürecinin ortaya çıkaracağı hukuki sonuçları yalnızca olağan ceza mevzuatının günlük işleyişine bırakmak yerine, bu sürece özgü ayrı bir geçiş hukuku oluşturmayı tercih etmektedir.
2014 yılında bunun daha genel çerçevesi kurulmuştu.
Bugünkü teklif ise bu yaklaşımı soruşturma, kovuşturma ve infaz aşamalarına kadar taşımaktadır.
İşte teklifin hukuki arka planını anlamak bakımından kanaatimce en önemli tespit budur.
Bu bir “TCK yetersiz kaldı, yeni ceza kanunu yapalım” meselesi değildir.
CMK’nın bulunmaması meselesi de değildir.
Terörle Mücadele Kanunu’nun ortadan kalkması hiç değildir.
Tam tersine bütün bu kanunlar yürürlükte kalırken, belirli bir siyasi-güvenlik sürecinin sonuçlarını olağan ceza hukuku kurallarından kısmen ayıran özel bir geçiş rejimi oluşturulmaktadır.
Bu hukuken mümkündür.
Fakat tam da bu nedenle daha sıkı bir hukukilik denetimine ihtiyaç vardır.
Çünkü artık mesele yalnızca bir siyasi sürecin nasıl yönetileceği değildir.
Mesele;
bir Cumhuriyet savcısının soruşturma yapıp yapamayacağını,
açılmış bir davanın devam edip etmeyeceğini,
kesinleşmiş bir mahkûmiyetin infaz edilip edilmeyeceğini,
hak yoksunluklarının devam edip etmeyeceğini
ve nihayet fiilen tamamlanmamış bir cezanın hangi şartlarda infaz edilmiş sayılacağını
belirleyen bir hukuk rejimidir.
Bu nedenle 2014 ile bugünkü teklif arasındaki süreklilik kadar, aradaki yetki ve sonuç genişlemesi de görülmelidir.
Buradan “gizli pazarlık” sonucu çıkar mı?
Hayır.
Salt kanun metinlerinden hareketle böyle bir sonuca ulaşmak hukuki analiz değil, varsayım olur.
Bir hukuk metni bize siyasi aktörlerin kapalı kapılar ardında ne konuştuğunu göstermez.
Ancak metin bize devletin hangi hukuki mekanizmayı kurmak istediğini gösterebilir.
Ve burada görülebilen mekanizma oldukça açıktır:
Örgütün fiilî tasfiyesinin tespiti,
MGK tarafından teyit,
bireysel başvuru,
soruşturma ve kovuşturmanın ertelenmesi,
infazın ertelenmesi,
belirlenen süre boyunca yeni terör suçu işlenmemesi,
ardından KYOK, düşme veya cezanın infaz edilmiş sayılması.
Bu zincirin kendisi, teklifin nasıl bir hukuki geçiş modeli tasarladığını ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla kanıtlayamadığımız siyasi niyetleri tartışmak yerine, kanunun açıkça kurduğu mekanizmayı göstermek çok daha güçlüdür.
Çünkü burada yorumdan önce metin konuşmaktadır.
ASIL SORU ARTIK DAHA NETTİR
2014 tecrübesiyle birlikte bugünkü teklif okunduğunda başlangıçtaki sorumuzu biraz değiştirmemiz gerekir.
Artık yalnızca;
“Mevcut kanunlar varken neden yeni bir kanun?”
diye sormak yeterli değildir.
Asıl soru şudur:
2014’te esas olarak siyasi-idari sürecin yürütülmesi için oluşturulan özel hukuki çerçeve, bugün neden soruşturma, kovuşturma ve kesinleşmiş mahkûmiyetlerin sonuçlarını doğrudan değiştirecek kadar genişletilmektedir?
Kanaatimce teklif hakkındaki en önemli hukuk tartışmalarından biri tam olarak burada başlamaktadır.
Çünkü özel bir geçiş hukuku oluşturmak başka şeydir.
Bu geçiş hukukunun ceza adalet sisteminin olağan sonuçlarını değiştirmesi başka şeydir.
İkincisi tercih edildiğinde; belirlilik, eşitlik, yargısal denetim, mağdur hakları, delil güvenliği ve özellikle Anayasa’nın af yetkisine ilişkin hükümleri çok daha büyük önem kazanmaktadır.
Bu nedenle 2014’ten bugüne uzanan çizgi bize yalnızca geçmişi anlatmamaktadır.
Bugünkü teklifin neden bu şekilde tasarlandığını anlamamız için de önemli bir hukuki anahtar sunmaktadır.
KANUN KOYUCUYA ALTI SORU
Teklifin hukuk güvenliğini güçlendirmek için özellikle şu soruların cevaplandırılması önem taşımaktadır:
1. Madde 3/3 kapsamında Kurulun soruşturma izni verirken kullanacağı objektif kriterler nelerdir?
2. Madde 5’teki KYOK ve düşme ile Madde 6’daki “cezanın infaz edilmiş sayılması” sonuçlarının Anayasa m.87’deki af yetkisi karşısındaki hukuki niteliği nedir?
3. Kurul, hak yoksunluklarının kaldırılması için hangi kişilerin dosyalarında yargı merciine başvuracağını hangi ölçütlere göre belirleyecektir?
4. Madde 10’daki hukukî, idarî ve cezaî sorumsuzluk, görev sınırını aşan veya bağımsız hukuka aykırılık oluşturan fiiller bakımından nasıl uygulanacaktır?
5. Teslim edilen silah ve materyalin geçmiş suçların delili olması hâlinde kriminal inceleme ve delil zinciri nasıl korunacaktır?
6. KYOK, düşme ve cezanın infaz edilmiş sayılması süreçlerinde mağdur ve suçtan zarar görenlerin bilgilendirme ve etkili başvuru hakları nasıl güvence altına alınacaktır?
Bu sorular teklifin amacına karşı çıkmak değildir.
Aksine, cevaplandırılmaları düzenlemenin hukuki meşruiyetini ve öngörülebilirliğini güçlendirir.
SON SÖZ
Başlangıçta:
“TCK var, CMK var, TMK var, İnfaz Kanunu var; yeni yasa neden?”
diye sorduk.
Cevap artık daha açıktır.
Yeni kanun, bu kanunlar olmadığı için değil;
onların olağan hukuki sonuçlarından belirli bir süreç ve belirli kişiler bakımından ayrılmak istendiği için hazırlanmıştır.
İşte teklifin en önemli hukuki özelliği budur.
Böyle bir istisnai rejim oluşturulması hukuk devletinde peşinen yasak değildir.
Ancak istisnai rejimlerin tabi olduğu çok basit bir kural vardır:
İstisna büyüdükçe, sınırının açıklığı daha da önemli hâle gelir.
Terörün sona erdirilmesi kuşkusuz önemli bir toplumsal hedeftir.
Fakat hukuk açısından kalıcı başarı yalnızca silahların susması değildir.
Asıl başarı, silahların sustuğu gün hukukun susmamasıdır.