Bazı görüntüler vardır; yalnızca yaşandığı günü anlatmaz.
Bir devletin geçmişine nasıl baktığını, bugün önceliklerini nasıl kurduğunu ve yarın vatandaşından hangi fedakârlığı isteyebileceğini de gösterir.
Ankara Güvenpark'ta er statüsündeki şehitlerin yakınları ile er/erbaş gaziler haftalar boyunca “eşit özlük hakları” talebiyle bekledi, başka mekanlarda bekleyiş devam ediyor.
Eylemin 38'inci gününde ortaya çıkan görüntüler ise artık yalnızca bir sosyal hak tartışmasının sınırlarını aşmıştı.
Güvenpark'taki eyleme sabahın erken saatlerinde polis müdahale etti. Alandakiler daha sonra Bilkent Gazi Uyum Evi'ne götürüldü. Ardından İçişleri Bakanlığına yürümek isteyen grubun yürüyüşüne izin verilmedi. Kamuoyuna yansıyan görüntüler, haftalardır özlük haklarını dile getiren gaziler ve şehit yakınlarına yönelik müdahalenin hukuki gerekliliği ve ölçülülüğü konusunda doğal olarak soru işaretleri doğurdu.
Şimdi bütün siyasi aidiyetleri bir kenara bırakarak şu soruyu sormak lazım değil mi?
-Bir devlet, kendisi uğruna bedeninden bir uzvunu bir parçasını vermiş insanlara nasıl davranıyor ve bu görüntüyü izleyen henüz yirmi yaşındaki bir gence bu tablo ne anlatıyor?
Hele ki verilen bu kutsal görevin öncesinde “ASKERLİĞİN NAMUSUNU,
TÜRK SANCAĞININ ŞANINI CANIMDAN AZİZ BİLİP
İCABINDA VATAN, CUMHURİYET VE VAZİFE UĞRUNDA
SEVE SEVE HAYATIMI FEDA EYLEYECEĞİME
NAMUSUM ÜZERİNE AND İÇERİM.” diye bir yemin ile taçlandırılarak yapılması halinde başlanıyorsa… Ve devamında bu kutsal yemine sadık kalarak “İCABINDA VATAN, CUMHURİYET VE VAZİFE UĞRUNDA SEVE SEVE HAYATLAR, KOLLAR, BACAKLAR, GÖZLER, UZUVLAR” feda ediliyor ve edildiyse?
Çünkü mesele yalnızca bugünün gazileri değildir.
Mesele yarın bu ülkenin çağrısıyla silah altına girecek çocuklarımızdır da.
Hele birileri güvenli kürsülerden vatan, millet ve fedakârlık üzerine nutuklar atarken; o fedakârlığın en ağır bedellerinden birini Anadolu'nun köylerinden, kasabalarından, şehirlerinden çıkan Memed amcaların, Şerife teyzelerin evlatları ödüyorsa, durup başka bir soruyu daha sormak gerekir:
Vatan sevgisinin nutku herkese, bedeli neden hep aynı insanların omuzlarına düşüyormuş gibi görünüyor?
Kimi evladını toprağa verir.
Kimi kolunu bırakır.
Kimi bacağını.
Kimi gözünü.
Kimi de ömrünün geri kalanını o günün acısıyla yaşamaya devam eder.
Elbette vatan sevgisinin, fedakârlığın veya cesaretin herhangi bir sosyal sınıfın tekelinde olduğunu söylemiyoruz. Böyle bir genelleme hem haksız hem de dayanaksız olur. Söylediğimiz başka bir şeydir:
Fedakârlık üzerine söz söylemek kolaydır; asıl mesele, o sözün bedelini gerçekten ödeyen insanın yanında ertesi gün de durabilmektir.
Çünkü birileri kürsülerden fedakârlık çağrısı yaparken, bu ülke için gerçekten bedel ödemiş insanlar yıllar sonra haklarını anlatabilmek için sokakta beklemek zorunda kalıyorsa, insanın aklına ister istemez o soru geliyor:
Bu ne yaman çelişki?
Devletin vefası tam da burada sınanır.
Şehit cenazesinde söylenen sözle, gazinin yıllar sonra karşılaştığı muamele arasında mesafe olmamalıdır.
Çünkü vatan için bedel isteyen devletin, o bedeli ödeyeni unutmama borcu vardır.
ÖNCE SORALIM: GAZİLER NE İSTİYOR?
Bu soruyu cevaplamadan yapılacak her tartışma eksik kalır.
Güvenpark'taki er/erbaş gaziler ile er statüsündeki şehitlerin yakınlarının temel talebi açık:
Gazilik ve şehitlikten kaynaklanan özlük ve sosyal haklarda rütbe ve statü farklılıklarının yarattığını ileri sürdükleri eşitsizliklerin giderilmesi.
Tartışmanın merkezinde yalnızca aylık miktarı bulunmuyor.
Gaziler; ekonomik ve sosyal haklardan sağlık hizmetlerine, tedaviden protez ve ortez imkânlarına, rehabilitasyondan çeşitli sosyal desteklere kadar farklı başlıklarda eşitsizlik bulunduğunu ileri sürüp dile getiriyor.
Dolayısıyla meseleyi:
“Bir grup daha fazla para istiyor.” basitliğine indirgemek haksızlık olur.
Asıl soru çok daha ağırdır:
Aynı vatan için, aynı çatışmada, aynı mayınla veya aynı kurşunla yaralanmış iki insanın doğrudan gazilik ve maluliyetten kaynaklanan temel haklarının farklılaşmasının hukuki sınırı nedir?
GAZİLİK BİR SOSYAL YARDIM STATÜSÜ DEĞİLDİR
Gazilik, devletin birtakım yardımlar yaptığı sıradan bir sosyal statü değildir.
Bir insanın vatanı ve milleti adına bedenini ortaya koymasının sonucunda kazanılmış tarihî ve manevi bir makamdır.
Şehitlik ise bunun geri dönüşü olmayan en ağır bedelidir.
Bu nedenle şehit yakınlarına ve gazilere sağlanan haklara “lütuf” gözüyle bakılamaz.
Sadaka hiç değildir.
Bunlar, devlet uğruna ödenmiş olağanüstü bedelin karşısındaki vefa borcunun hukuki ve sosyal karşılığıdır.
Devlet vatandaşına:
“Vatan tehlikeye düştüğünde git.” diyebiliyorsa vatandaşın da devlete şu soruyu sormaya hakkı vardır:
“Gidersem ve geri dönemezsem aileme ne olacak? Döner fakat kolumu, bacağımı veya gözümü orada bırakırsam bana nasıl davranacaksın?”
Devlet ile vatandaş arasındaki görünmez sözleşmenin belki de en ağır maddesi budur.
PEKİ MEVZUAT NE DİYOR?
Şimdi duyguları bir kenara bırakalım ve kanunlara bakalım.
Türkiye'de bütün gazileri ve vazife malullerini tek bir hukuki rejim altında toplayan yeknesak bir yapı bulunmuyor.
Sosyal Güvenlik Kurumunun kendi sınıflandırmasına göre vazife malullüğü, olayın niteliğine bağlı olarak; normal vazife malullüğü, TSK vazife malullüğü, harp malullüğü, 2330 sayılı Kanun kapsamında vazife malullüğü ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında vazife malullüğü gibi farklı kategorilere ayrılıyor.
Erbaş ve erlerin vazife malullüğünde dahi olayın niteliğine göre 5434 sayılı Kanunun 56 veya 64'üncü maddeleri, 2330 sayılı Kanun veya 3713 sayılı Kanun devreye girebiliyor.
5510 sayılı Kanun ve diğer sosyal güvenlik düzenlemeleri de sistemin başka katmanlarını oluşturuyor.
Yani vatandaş dışarıdan baktığında tek kelime söylüyor:
Gazi.
Hukuk ise önce başka sorular soruyor:
Hangi olay? Hangi statü? Hangi kanun? Hangi maluliyet rejimi?
İşte tartışmanın düğüm noktalarından biri burada.
Çünkü yıllar boyunca farklı tarihlerde çıkarılmış düzenlemelerin oluşturduğu parçalı yapı, olayın niteliğine ve kişinin hukuki statüsüne göre farklı sonuçlar üretebiliyor.
Bu farklılıkların tamamı kendiliğinden hukuka aykırı değildir.
Fakat tamamının bugün hâlâ nesnel, makul ve ölçülü bir gerekçesinin bulunup bulunmadığı ayrıca incelenmeli, geniş kapsamda değerlendirilmelidir.
ANAYASA'NIN 10. MADDESİNİ MASAYA KOYALIM
Anayasa'nın 10. maddesi herkesin kanun önünde eşit olduğunu düzenliyor.
Fakat aynı maddede konumuz açısından son derece önemli özel bir hüküm daha bulunuyor.
Anayasa;
Harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını açıkça kabul ediyor.
Bu ne demektir?
Devlet gaziler ve şehit yakınları lehine özel tedbirler alabilir.
Bunun hukuki zemini doğrudan Anayasa'da bulunmaktadır.
Fakat aynı 10. madde devlet organlarının ve idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmesini de emreder.
O hâlde asıl soru şudur:
Gaziler arasında mevcut olan farklılaştırmaların her birinin nesnel ve makul bir gerekçesi var mıdır?
ANAYASA'NIN 61. MADDESİ: BU YALNIZCA BİR TERCİH DEĞİL, DEVLETİN ÖDEVİDİR
Mesele yalnızca eşitlik ilkesiyle sınırlı değildir.
Anayasa'nın 61. maddesi çok daha doğrudan bir hüküm getiriyor:
“Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar.”
Burada Anayasa'nın 10. ve 61. maddelerinin işlevlerini birbirinden doğru ayırmak gerekir.
10. madde, gaziler ve şehit yakınları lehine alınacak özel tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını kabul eder.
61. madde ise devlete doğrudan bir ödev yükler:
Gaziyi korumak ve ona toplumda kendisine yaraşır bir hayat seviyesi sağlamak.
Dolayısıyla artık yalnızca:
“Gaziler arasında eşitsizlik var mı?” diye sormuyoruz.
Bir soru daha ekliyoruz:
“Devlet, Anayasa'nın kendisine yüklediği özel koruma ödevini yeterince yerine getiriyor mu?”
Gazilerin korunması yalnızca dönemsel bir sosyal politika tercihi değildir.
Anayasal bir sorumluluktur.
EŞİTLİK HERKESE AYNI MAAŞ DEMEK DEĞİLDİR
Burada hukuken önemli bir sınır çizmek zorundayız.
Bir subay ile erin bütün özlük haklarının aynı olması gerektiğini savunmak doğru değildir.
Subayın; mesleki kariyeri, rütbesi, kıdemi, görev ve sorumluluğu, hizmet süresi, sosyal güvenlik ve prim geçmişi farklı olabilir.
Bunlardan kaynaklanan ücret ve emeklilik farklılıklarının hukuki gerekçeleri bulunabilir.
Anayasa'nın eşitlik ilkesi de herkese her şart altında aynı şeyi vermek anlamına gelmez.
Hukuki tartışmada asıl mesele şudur:
Karşılaştırılabilir durumda bulunan kişiler arasında farklı muamele var mı?
Varsa:
Bu farklılığın nesnel ve makul bir gerekçesi var mı?
Ve varsa:
Farklılaştırma ulaşılmak istenen amaçla ölçülü mü?
İşte aynı soruları gaziler bakımından da sormalıyız.
RÜTBE NEREDE BİTER, GAZİLİK NEREDE BAŞLAR?
Hukuki tartışmanın merkezindeki soru budur.
Bir teğmenin görevdeki maaşının bir erin aldığı ödemeden fazla olması rütbe ve mesleki statüyle açıklanabilir.
Fakat her ikisi de aynı operasyonda bir bacağını kaybettiğinde ortaya başka bir hukuki gerçek çıkar:
Gazilik ve maluliyet.
Artık sormamız gereken şudur:
Bir hak eski mesleki statüden mi kaynaklanıyor?
Yoksa doğrudan gazilikten, maluliyetten ve ortaya çıkan ihtiyaçtan mı?
Eğer mesleki statüden kaynaklanıyorsa rütbe farklılığı hukuken açıklanabilir.
Fakat doğrudan gazilikten, maluliyetten veya sağlık ihtiyacından kaynaklanan bir hak söz konusuysa farklı muamelenin gerekçesi ayrıca ortaya konulmalıdır.
Çünkü artık mesele yalnızca askerî hiyerarşi değildir.
Mesele insan bedenidir.
Sorun rütbenin varlığı değil; rütbenin hukuken açıklayamadığı alanlara taşınıp taşınmadığıdır.
BİR BACAĞIN RÜTBESİ OLUR MU?
Bir çatışma düşünelim.
Yan yana iki asker.
Biri subay.
Biri er.
Aynı patlamada ikisi de bir bacağını kaybediyor.
Görevdeyken maaşları farklıydı.
Sorumlulukları farklıydı.
Kariyerleri farklıydı.
Bunların hepsinin hukuki açıklaması olabilir.
Fakat patlamadan sonra?
Birinin kaybettiği bacak daha mı az değerlidir?
Diğerinin proteze ihtiyacı daha mı azdır?
Rehabilitasyon ihtiyacı rütbeye göre mi değişmektedir?
Ağrı rütbe bilir mi?
Engellilik rütbe bilir mi?
Bir bacağın rütbesi olur mu?
Burada dikkatli olalım:
Protez, ortez, tedavi veya rehabilitasyonun her alanında bugün mutlaka ve doğrudan rütbeye bağlı bir ayrım bulunduğunu peşinen iddia etmiyoruz.
Sorduğumuz hukuki soru şudur:
Gazilik ve maluliyetten doğan çekirdek haklarda rütbe veya önceki mesleki statünün farklı sonuçlar doğurduğu durumlar varsa, bunun nesnel, makul ve ölçülü gerekçesi nedir?
Gerekçe varsa açıklanmalıdır.
Yoksa farklılık giderilmelidir.
Çünkü gerekçelendirilemeyen bir farklılık artık yalnızca sosyal politika tartışması değil;
Ciddi bir anayasal eşitlik tartışmasıdır.
ÇÖZÜM SUBAYLA ERİ EŞİTLEMEK DEĞİL
Tam tersine.
Türkiye'nin yapması gereken çok daha rafine bir ayrımdır.
Gazilere sağlanan haklar hukuki kaynağına göre ayrıştırılmalıdır.
Bir tarafta:
Mesleki statüden doğan haklar.
Rütbe.
Kıdem.
Görev.
Hizmet süresi.
Prim.
Emekliliğe esas kazanç.
Bunlarda farklılaştırmanın nesnel gerekçeleri bulunabilir.
Diğer tarafta:
Doğrudan gazilik, maluliyet ve ihtiyaçtan doğan çekirdek haklar.
Tedavi.
Protez.
Ortez.
Rehabilitasyon.
Bakıma muhtaçlık.
Maluliyetin ortaya çıkardığı temel sağlık ihtiyaçları.
Gazilik makamına bağlı temel sosyal destekler.
İşte ikinci grupta ölçünün mümkün olduğu kadar rütbe değil, maluliyetin derecesi ve gerçek ihtiyaç olması gerekir.
Türkiye'nin ihtiyacı rütbeleri ortadan kaldırmak değildir.
Gazilikten doğan çekirdek hakları mesleki statüden ayırmaktır.
Ve bu ayrım popülist bir eşitleme talebi değildir.
Farklı olanı farklı; aynı hukuki ve insani ihtiyacı ise aynı ölçütlerle değerlendirmeyi amaçlayan sosyal hukuk devleti yaklaşımıdır.
7594 ÇIKTI; PEKİ TARTIŞMA BİTTİ Mİ?
Tam bu tartışmalar yaşanırken TBMM, 9 Ağustos 2026 tarihinde 7594 sayılı Kanun'u kabul etti.
Düzenlemeyle şehit yakınları, gaziler ve vazife malulleri bakımından bazı iyileştirmeler ve yeni hükümler getirildi.
Bunları görmezden gelmek doğru olmaz.
Tam tersine:
7594'ün çıkarılmış olması, devletin bu alandaki bazı sorunları gidermek amacıyla yeni düzenlemeler yapabileceğinin en yakın tarihli göstergesidir.
Fakat daha önemli bir gerçek var.
Gaziler, 7594 kabul edildikten sonra da eşit özlük hakları talebiyle eylemlerini sürdürdüler.
Demek ki yasama faaliyeti yapılmış olması, gazilerin dile getirdiği bütün yapısal sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
O hâlde yapılması gereken bellidir.
5434...
5510...
2330...
3713...
7594'le yapılan son değişiklikler...
Ve ilgili ikincil mevzuat...
Tek masaya yatırılmalıdır.
Her hak için ayrı ayrı sorulmalıdır:
Bu farklılık nereden geliyor?
Rütbeden mi?
Hizmet süresinden mi?
Maluliyet derecesinden mi?
Olayın hangi kanun kapsamına girdiğinden mi?
Ve en önemlisi:
Bugün hâlâ nesnel, makul ve ölçülü bir gerekçesi var mı?
İKİ FOTOĞRAF ARASINDAKİ VİCDANİ UÇURUM
İşte tam burada Türkiye'nin önünde iki ayrı fotoğraf beliriyor.
Bir tarafta Güvenpark.
Haftalardır haklarını anlatmaya çalışan gaziler ve şehit yakınları.
Diğer tarafta Türkiye'nin terörü sona erdirme ve toplumsal bütünleşmeyi sağlama amacıyla oluşturduğu yeni ve istisnai hukuki mekanizmalar.
Burada hukuken doğru konuşmak zorundayız.
7595 sayılı düzenlemeyi basitçe:
“PKK'ya af”
diye tanımlamak, kurulan hukuki mekanizmayı doğru anlatmaz.
Düzenleme; PKK/KCK'nin ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi ve bunun öngörülen resmî mekanizmalarla teyidi şartına bağlı olarak, kapsamındaki bazı suçlar bakımından soruşturma ve kovuşturmalar ile kesinleşmiş mahkûmiyetlerin infazına ilişkin özel bir erteleme rejimi öngörmektedir.
Devlet terörü sona erdirmek için elbette hukuk üretir.
Meclis kanun çıkarır.
Siyaset çözüm arar.
Bunların her biri demokratik zeminde savunulabilir veya eleştirilebilir.
Fakat aynı yasama ve idare mekanizmasının, gazilerin yıllardır dile getirdiği statü ve hak farklılıklarını henüz bütüncül biçimde çözememiş olması toplumdaki adalet algısı bakımından ayrıca sorgulanmalıdır.
Çünkü bir tarafta son derece özel bir hukuki rejim kurulabiliyorken;
diğer tarafta bu devlet adına görev yaparken yaralanmış insanların:
“Bizim aramızdaki hak farklılıklarını da çözün.”
diyerek haftalarca Güvenpark'ta beklemesi ağır bir vicdani karşılaştırma yaratmaktadır.
Bu, terörü sona erdirmek için hukuk üretilmesine karşı çıkmak değildir.
Tam tersine soru çok daha basittir:
Devlet böyle kapsamlı hukuki mekanizmaları kurabiliyorsa, gazilik hukukundaki yıllara yayılan parçalı yapıyı neden aynı bütüncül yaklaşımla ele almasın?
GAZİ İLE POLİS AYNI BARİYERİN İKİ TARAFINDA
Burada meseleyi polis üzerinden okumak büyük hata olur.
Polis de bu devletin görevlisidir.
Kamu düzenini ve güvenliği sağlamakla yükümlüdür.
Dolayısıyla tartışılması gereken tek tek polis memurları değildir.
Tartışılması gereken ortaya çıkan idari tablodur.
Devletin hafızasını temsil eden gazi ile devletin kamu düzenini sağlayan polisin aynı bariyerin iki tarafında kalması, başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir idari sonuçtur.
Bir tarafta gazi.
Diğer tarafta polis.
Aralarında bariyer.
Bu fotoğrafta kim kazanır?
Hiç kimse.
Ama kaybedilme tehlikesi bulunan bir şey vardır:
Devlete duyulan güven, vefa ve aidiyet hissi.
GÜNLERCE BEKLEMEK DE BİR DEVLET MESELESİDİR
Gazilerin dile getirdiği taleplerin tamamının hukuken haklı olduğu peşinen kabul edilmek zorunda değildir.
Devlet:
“Şu talebiniz hukuken mümkün değil.”
diyebilir.
“Şu hak zaten mevcut.”
diyebilir.
“Şu farklılık mesleki statüden kaynaklanıyor.”
diyebilir.
“Şu konuda ise mevzuatı değiştireceğiz.”
diyebilir.
Hatta bazı taleplerin hukuken karşılanamayacağını gerekçeleriyle açıklayabilir.
Ama önce tüm taraflarla muhatap olup, konuyu en hızlı şekilde en makul çözüm önerileriyle çözümlemesi gerekir. Çünkü konu sadece günümüz konusu değil geleceğin de konusudur.
Çünkü devletin büyüklüğü yalnızca sorun çözme kudretiyle ölçülmez.
Vatandaşını sokağa çıkmadan önce duyabilme kabiliyetiyle de ölçülür.
Hele karşınızdaki insan bu devlet adına görev yaparken bedeninden parça bırakmışsa...
ANAYASA'NIN 34. MADDESİ DE ORADA DURUYOR
Üstelik gaziler de diğer bütün vatandaşlar gibi Anayasa'nın koruması altındadır.
Anayasa'nın 34. maddesi herkese önceden izin almaksızın silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı tanır.
Elbette bu hak mutlak değildir.
Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi ve başkalarının haklarının korunması gibi anayasal nedenlerle kanunla sınırlandırılabilir.
Fakat demokratik hukuk devletinde yalnızca:
“Müdahale için hukuki yetki var mıydı?” sorusu sorulmaz.
Aynı zamanda:
“Müdahale demokratik toplum düzeninde gerekli miydi?”
“Ölçülü müydü?”
“Amaç daha hafif bir müdahaleyle gerçekleştirilebilir miydi?” soruları da sorulur.
Gazilik hiç kimseye kanunların üzerinde olma hakkı vermez.
Ama gazilik, devlete kendi tarihsel ve anayasal sorumluluğunu hatırlatan son derece ağır bir sıfattır.
BİRİLERİ GAZİLİĞİ BİLEREK Mİ DEĞERSİZLEŞTİRİYOR?
İnsan bütün bu görüntüleri yan yana koyduğunda rahatsız edici bir soru sorabilir, akla da gelebilir.
Gazilik ve şehitlik makamının toplumdaki ağırlığı aşınıyor mu?
Fakat burada hukuken ve vicdanen durmamız gereken bir çizgi vardır.
Bunun bilinçli, organize edilmiş bir plan olduğunu gösterecek elimizde bir delil yoktur.
Dolayısıyla kimseye böyle bir niyet isnat etmek doğru değildir.
Ama daha önemli bir soru sorabiliriz:
Ya niyet bu olmadığı hâlde ortaya çıkan sonuç buysa?
Devlet yönetiminde yalnızca niyet önemli değildir.
Sonuç da önemlidir.
Gaziler sürekli hak arayan; şehit aileleri sürekli kendilerini anlatmak zorunda kalan;
bedeninden parça vermiş insanlar hangi mevzuatın hangi maddesine girdiklerini anlamaya çalışan ve sonunda gaziler polis bariyerlerinin karşısında görünen insanlar hâline gelirse...
Bunun genç kuşakların zihninde oluşturacağı anlamı tartışmak zorundayız.
EN TEHLİKELİ CÜMLE
Çünkü bir gün yirmili yaşındaki bir genç şöyle derse:
“Ben neden gideyim? Gidenlerin sonunu görüyorum.”
işte o zaman mesele aylık, protez, mevzuat veya birkaç polis bariyeri olmaktan çıkar.
Bir devlet, kendisi uğruna bedel ödeyenleri koruyarak yalnızca geçmişteki borcunu ödemez.
Gelecekte vatandaşından isteyeceği fedakârlığın vicdani temelini de korur.
Bu tür görüntüler genç kuşakların devlet, fedakârlık ve vefa ilişkisini nasıl algıladığı bakımından millî savunmanın toplumsal ve manevi boyutunu da ilgilendirir.
Çünkü:
Devletin vefa konusunda oluşturduğu her tereddüt, gelecekte vatandaşından isteyeceği fedakârlığın manevi kredisini aşındırır.
Şehit ailesine gösterilen hürmet yalnızca geçmişe yönelik değildir.
Gaziye gösterilen vefa yalnızca bugüne ait değildir.
Her ikisi de yarının askerine verilen sessiz bir devlet sözüdür:
“Sen bu ülke için bedel ödersen, bu ülke seni asla unutmayacak.”
GAZİ MUSTAFA KEMAL'İN CUMHURİYETİNDE “GAZİ” KELİMESİ
Ve Türkiye açısından meselenin tarihî bir ağırlığı daha vardır.
Bu Cumhuriyet'in kurucusunun adının önünde hangi kelime vardır?
Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
Bu tesadüf değildir.
Türkiye Cumhuriyeti bir milletin olağanüstü fedakârlığı üzerine kurulmuştur.
Millî Mücadele; subayıyla, eriyle, köylüsüyle, öğretmeniyle, kadınıyla, erkeğiyle bir milletin var olma iradesidir.
Dolayısıyla gazilik bu ülkede sıradan bir protokol sıfatı değildir.
Bir milletin bağımsızlığı uğruna ödenmiş bedelin adıdır.
Şehitlik ise o bedelin geri dönülemeyecek kutsal son noktasıdır.
DEVLETİN HAFIZASI İNSAN ÖMRÜNDEN UZUN OLMALIDIR
Devlet olmak ayrıca kurumsal hafıza sahibi olup, hatırlamak demektir.
Kimin hangi bedeli ödediğini unutmamak demektir.
Bir insan yirmi yaşında bu ülke uğruna bacağını bıraktıysa devlet onu yetmiş yaşında da hatırlamak zorundadır.
Bir anne oğlunu bayrağa sarılı tabutla toprağa verdiyse devlet o kapıyı yalnızca cenaze günü çalmamalıdır. O annenin son nefesine kadar hatırlanmalı korunup kollanmalıdır.
Şehitlik ve gazilik törenle başlayıp törenle biten kavramlar değildir.
Devletin ömür boyu taşıması gereken vefa borcudur.
Ve bunun anayasal karşılığı da vardır:
“Devlet, gazileri korumak ve onlara toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlamakla yükümlüdür.” (Madde 61)
PEKİ ÇÖZÜM NE?
Bu yazı yalnızca sırf eleştirmek için yazılmış bir yazı değildir.
Çözüm önerisini de ortaya koymak gerekir.
Türkiye'nin ihtiyacı bütün kolluk ve kuvvet statülerini birbirine eşitlemek değildir.
İhtiyaç, gazilik hukukunu mümkün olduğunca sadeleştirmek ve gazilikten doğan çekirdek hakları açık biçimde tanımlamaktır.
Meclis bütün ilgili mevzuatı tek masaya yatırmalıdır:
Yapılan son değişikliklerde dahil olmak üzere ve ilgili diğer mevzuatları rafine edip kalıcı bir çözüm sunmalıdır.
Sonra her hak için tek tek sorulmalıdır:
Bu hak mesleki statüden mi doğuyor?
Yoksa gazilik, maluliyet ve ihtiyaçtan mı?
Mesleki statüden doğuyorsa rütbe, kıdem, görev ve hizmet süresi dikkate alınabilir.
Ama doğrudan gazilik ve maluliyetten doğuyorsa; tedavide, protezde, ortezde, rehabilitasyonda, bakım ihtiyacında ve gazilik makamına bağlı temel sosyal haklarda ölçü mümkün olduğunca rütbe değil, maluliyet ve gerçek ihtiyaç olmalıdır.
Farklılık varsa devlet gerekçesini açıklamalıdır.
Nesnel, makul ve ölçülü bir gerekçesi varsa devam etmelidir.
Yoksa giderilmelidir.
Hukuk devleti “mevzuat böyle” demek değildir.
Mevzuatın neden böyle olduğunu açıklayabilmek ve artık açıklanamıyorsa onu değiştirebilmektir.
SON SORU
Türkiye, terörü sona erdirmek amacıyla çok özel ve kapsamlı hukuki mekanizmaları tartışabilecek ve kurabilecek bir yasama iradesine sahiptir.
7594 ile gaziler konusunda da yeni düzenlemeler yapılabildiğini gördük.
O hâlde aynı Meclis; kendisi adına görev yaparken yaralanmış insanların yıllardır tartışılan haklarını da bütüncül biçimde ele alabilecek kudrete sahiptir.
Mesele imkân değildir.
Mesele iradedir.
Ve artık şu sorudan kaçamayız:
Bir bacağın rütbesi olur mu?
Olmuyorsa; gazilik hukukunun da bir noktadan sonra rütbenin ötesine geçmesi gerekir.
Çünkü bugünün gazisine yapılan muamele yalnızca geçmişe ilişkin değildir.
Bugünün gazisi, yarının askerine gösterilen gelecektir.
Ve hiçbir devlet, kendisi için canını ortaya koyacak evlatlarına:
“Gidenlerin sonuna bak.” dedirtecek bir görüntünün oluşmasına izin vermemelidir.
Son olarak bu cennet vatan için mücadele etmiş bu uğurda hayatlarını kaybetmiş aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize şükranlarımı sunarım.
Saygılarımla...