BİLİMSEL DÜŞÜNCE

Tarikattan Bilim İnsanı Çıkar mı?

Tarikata, cemaate mensup olmuş bir insanın uyması gereken temel kurallar vardır; tarikat şeyhine ya da baş müride ya da baş dervişe katıksız ve itirazsız tabi olması...

Şeyhin dediği her şeyi peşinen kabul eder.

Bu kurallara her tarikat mensubu uymak zorundadır.

Şeyhin düşüncelerini, fikirlerini, öğütlerini, önerilerini ne denirse densin onların sorgulanması, tenkit edilmesi, tartışılması söz konusu değildir.

Buradaki amaç, biat kültürünü yayarak geliştirmek, sadık kullar yaratmaktır.

Bu biatçi kadroların sahip oldukları maddi kaynaklarından tarikatın nemalanması sıradan bir olaydır. Gerektiğinde müritlerin fiziksel gücünü, zamanı geldiğinde oy potansiyelini politik nüfuz olarak kullanmak şeyhin ve tarikatın etkin kaynağıdır.

Dolayısıyla tarikat mensubu bir insan sorgulama ve kıyaslama yapamadığı için sadece hizmet eyleminin merkezinde olurlar. Çünkü bu insanlar, ister orta yaşlı ister yaşlı ister genç olsunlar onlara verilen "dini telkin" tam mürit olmak ve kendileri gibi evlatlar, insanlar yetiştirmektir. Tarikat ve cemaat kültüründe bunların amaçlandığı biliniyor.

***

Peki, başlıktaki sorumuza dönersek, gerçekten tarikatlarda yetişen insanlar bilim insanı olabilir mi, dünya mutluluğu için, insanların mutluluğu için çalışabilirler mi?

Bireysel ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaları ve nafakalarını temin etmeleri doğaldır, fakat insanlık yararına bir icat yapmak, bilim, bilgi üretmek mümkün mü, tarikatın ruhunda böyle bir ilke var mıdır?

Toplumu sömüren din marketçilerinin kurdukları "tarikat" ve "din" görüntülü diğer kuruluşlar hariç, gerçek tarikat mensubu insanlar, dünya malı peşinde koşmaz.

Bunların örnekleri çok azdır.

Örneğin, kendi dokuduğu kumaşa nakışlar yapıp satarak geçimini sağlayan Bahaeddin Nakşibend'in kurucusu olduğu ve bugün ülkemizde "Nakşibendi Tarikatı" olarak anılan tarikat şeyhlerinin halkı nasıl sömürdükleri biliniyor.

Zırhlı arabalara binen tarikat şeyhinden tutun da şirketler kurup cehennem ateşinden etkilenmeyen hırkalar, kefenler, terlikler satan şeyhlere kadar her tür tarikat şeyhi türedi ülkemizde. Bunlardan her gün örneklerini renkli ekranda görmek mümkündür.

***

Gerçek anlamda Tanrı'nın rızasını kazanmak adına dini telkinlerde bulunan ve sadece ibadetle ilgilenen bir tarikat ehli ve onun çevresindeki müritleri konu ederek irdeleme yapalım. Bu tür salt tarikat kimlikli yapılarda amaç, dünyadaki mutluluğa ulaşmak diye bir hedefleri yoktur. Çünkü gerçek tarikat ehli insanlar ikinci hayat olarak yaşayacağı "öbür dünyada vaat edilen hurilerin vereceği" mutluluk için, sınırsız nimetler için çalışır ve ibadet ederler.

Bu bağlamda tarikat ehli düzgün Müslümanlar ahrette ulaşmayı hayal ettikleri mutluluğun peşindedirler, dünya mutluluğu peşinde değillerdir!..

Hem dünya hem de ahret nimetlerini isteyenler yok mu? Var elbette...

***

Peki, bir başka soru, din eğitimi veren okullardan yetişenler, örneğin imamlar, müftüler, vaazcılar, ilahiyatçılar bu dünyanın zevki ve mutluluğu için mi çalışırlar yoksa ahret için mi çalışırlar? Yani mutluluk için bu dünyaya mı öbür dünyaya mı yatırım yaparlar?

Diğer bir soru da din eğitimi veren okullardan mezun olanlardan bilim insanı olur mu, mucit çıkar mı?

***

Şimdi bu konuyu irdeleyelim

İşe bir soru ile başlayalım, İslam neyi öngörüyor?

İslam bu dünyayı "geçici" olarak görür, öte dünyadaki sınava hazırlanma olarak öngörür. Diğer bir ifade ile bu dünya, öbür dünyaya yatırım için bir fırsattır.

İslam'ın temel ilkesi, geçici dünya nimetleri, kalıcı olan ahret mutluğu için araçtır, esas mutluluk bu dünyada değil öbür taraftadır.

Gerçek mutluluğun öte tarafta olduğuna inanmışsa bir din görevlisi pozitif bilimlerin sonsuzluğuna kafa yorar mı, bilimin dinamik enerjisine tahammül edebilir mi?

Din eğitimi alan bir insanın zihninde bu ilke, düşünce varken bilimle, deneyle, icatla uğraşabilir mi?

Amaç öte dünyadaki mutluluk ise birey neden bu dünyada yürütülecek meşakkatli bir projede, bilimsel araştırmada başarılı olmaya çalışsın?

***

Mistik bir ruh halinin her zaman egemen olacağı için ne din adamlarının ne tarikat ehlinin ne müritlerin ne dinci yobazların ne de herhangi bir kıl suratlı sözde ilahiyatçının bilimsel düşünce boyutunda bilim ve bilgi üretmesi beklenmemelidir. Çok ender olarak istisnalar çıkmış olsa bile onlar da "Batı araştırma ve bilim kültürü disiplininde yetişmiş olmanın" ürünü olarak ortaya çıkarlar.

Müridin, ümmetin yatırımı öbür tarafa olduğu için bunların Batılı anlamda bilim üretmesi çok zordur. Çünkü tarikat kültüründe modern anlamda medeniyet kurma ideali de hedefi de yoktur. Böyle bir ihtimalin gelecekte de olması mümkün değildir.

Çünkü çağdaş dünyada uygarlığın belli ölçütleri vardır.

Bunlar bilim ve bilgi üretmek, klasik ve modern tarzda sanat üretecek sanatçı, edebiyatçı yetiştirmek, doğanın her halini sorgulamaya, irdelemeye meyilli bir zekâya, düşünce boyutuna sahip olmak, doğaya bilinçli sorular sormak başta gelir.

Toplumsal refah aynı zamanda bireyin refahı, huzur, mutluluğudur da...

Ruhsal dengelemeyi sağlayan temel veriler sanatsal, kültürel ürünlerle olur.

Bunlar şiirdir, tiyatrodur, resimdir, heykeldir, el sanatlardır; tüm bunlar insanlara neşe, huzur ve mutluluk kaynağı olurlar.

***

Şimdi düşünelim; ister dini eğitim veren kurumlar olsun ister tarikatlar olsun hatta İslam'ın temel felsefesi olsun böyle bilgi, bilim, kültür ve sanat yüklü bir toplum öngörmüyor.

Başarının temel kuralı, bireyin yaşamındaki huzur ve mutluluk veren değerlerin olmasıdır.

Bir insan iç dünyasıyla barışık değilse, mutluluk ve huzur veren değerlerden uzaksa başarılı olma şansı çok azdır. Birey, yaşamında mutluluğu tatmamışsa başarıyı da yakalaması güçtür. Mutsuz insanın ahlaki değerlerinin de zayıf olması beklendiği gibi sosyal ilişkileri de zayıf olur. Tüm bunlar birbiriyle ilişkilidir, topyekûn bir bütünün ayrı fakat ilişkili parçalarıdır.

***

Ahret için çalışan insan kendi içinde mutlu olabilir mi diye irdeleme yaptığımızda, bunun da mümkün olabilirliği çok düşüktür. Çünkü böyle olumlu bir sonuç insanın yaratılış tabiatına aykırıdır. Hayal ettiği ahret nimetlerinin olma garantisi olmadığını bildiği, sadece şeyhinin ifadesiyle umutlandığını bilir.

Çünkü insan yaratılış kotları, genetik yazılımı yaşadığı dünyanın nimetlerinden yararlanma esasına göre ayarlıdır. Bunun anahtarı da dünya mutluluğu, huzuru ve başarısında saklıdır. Dünyada yaşamını düzenlemeyen, mutluluk iksirini yakalayamayan bir insanın başarı şansı yoktur.

Sonuç olarak, ahret için çalışma ve umutla bekleme esasına dayanan ister tarikat telkinleri ister dini eğitim veren kurumlar ister teolojik yapının her aşamadaki kurum ve kuruluşları olsun buralardan yetişenler bilim ve bilgi üretemezler, mucit çıkaramazlar, yetiştiremezler.

Yayın Tarihi
27.04.2020
Bu makale 2485 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Kayıtlı Yorumlar
Tarikatlardan Bilim İnsanı Çıkmaz mı, Yoksa Hurafeden Din mi Üretiliyor? Sayın Ramazan Demir’in yazısı, bugünkü tarikat ve cemaat pratiklerinden hareketle dinin ve özellikle İslam’ın özüne dair köklü bir hükme varıyor: “Ahiret merkezli bir inanç sistemi, dünyaya dönük bilim ve medeniyet üretemez.” Sorun şu ki, yazı boyunca yapılan şey, tarihi İslam’ı bugünkü yozlaşmış tarikat kültürüyle özdeşleştirmek ve buradan bütün bir dini düşünceyi mahkûm etmektir. Oysa bu yaklaşım, hem tarihsel olarak yanlıştır hem de zihinsel olarak indirgemecidir. İslam’ın insanlıkla ilk karşılaşması bir tapınma ritüeliyle değil, bir zihinsel çağrıyla başlar: “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alaktan (kan pıhtısından) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” (Alak 1–3) Bu ilk hitapta üç temel vurgu vardır: Oku – yani öğren, araştır, sorgula. Yaratan Rabbinin adıyla – bilgiyi kutsaldan koparma ama hurafeye de teslim etme. İnsanı kan pıhtısından yarattı – insanın biyolojik kökenine, yani tıbba, biyolojiye, maddeye işaret. Kur’an, daha ilk anda insanı metafizik bir sisin içine değil; insanın maddi kökenine, bedene, yaratılışa ve bilgiye yönlendirir. Bu ayet, sadece bir iman çağrısı değil, aynı zamanda bir epistemoloji bildirgesidir. İnsanı, kendi varlığını, bedenini, doğayı ve evreni okumaya davet eder. Tıp da buradan doğar, biyoloji de, fizik de, matematik de… Çünkü insanın “kan pıhtısından” yaratıldığını söylemek, onu mitolojik değil bilimsel bir zemine yerleştirmektir. İslam’ın ilk üç asrı, insanlık tarihinin en büyük bilim hamlelerinden birine sahne olmuştur. Beytü’l-Hikme, Farabi, İbn Sina, Biruni, Harezmi, Cabir bin Hayyan, İbn Heysem gibi isimler; matematikten optiğe, tıptan astronomiye kadar çağları aşan eserler üretmişlerdir. Bunlar Batı’da Rönesans’ın temelini oluşturan metinlerdir. Bu isimlerin tamamı “ahirete inanan”, namaz kılan, Kur’an’ı rehber kabul eden Müslümanlardı. Peki bu insanlar, yazarın iddia ettiği gibi “öte dünya inancı yüzünden” bilim yapamaz hâlde olmaları gerekmez miydi? Demek ki mesele İslam değildir. Mesele, İslam adına üretilen hurafeci zihniyettir. Bugün “tarikat” denilen yapıların büyük bir kısmı, Kur’an merkezli bir din anlayışından değil, Ortaçağ karanlığından beslenen mistik teslimiyet kültüründen doğmuştur. Bu yapılarda: Akıl değil şeyh konuşur, Kur’an değil menkıbe belirleyicidir, Tevhid değil biat esastır, Sorumluluk değil kadercilik öğretilir. Bu anlayış, İslam’ın kendisi değil; İslam’ın üstüne giydirilmiş bir kabuktur. Yani eleştirilmesi gereken şey “din” değil, dinin yerine ikame edilmiş hurafe sistemidir. Kur’an’ın inşa ettiği insan tipi, “düşünmez misiniz?”, “akletmez misiniz?”, “ibret almaz mısınız?” sorularıyla sürekli zihni kışkırtan, göğe, yere, insana, zamana bakan ve anlam arayan bir insandır. Kur’an, evreni “ayet” olarak tanımlar. Yani doğa, Allah’ın okunması gereken kitabıdır. Bu yüzden İslam’ın ilk döneminde: Gökler gözlendi, Sayılar sistemleştirildi, Hastalıklar sınıflandırıldı, Işık kırıldı, Zaman ölçüldü, Haritalar çizildi. Çünkü Müslüman zihni, dünyayı “geçici ama anlamsız” değil, “emanet ama keşfedilmesi gereken” bir alan olarak görüyordu. Bugün ise tarikat kültürü, dünyayı “boş verilecek bir yük”, insanı “sorgulamaması gereken bir kul”, dini ise “şeyhin ağzından çıkan söz” hâline indirgemiştir. İşte bilim üretemeyen yapı budur. Bu yapıdan elbette mucit çıkmaz. Ama buradan hareketle “İslam bilime kapalıdır” demek, tarihi inkâr etmek ve bugünkü çöküşü dine fatura etmektir. Asıl soru şudur: İslam mı bilimi engelledi, yoksa İslam’ın yerine geçen hurafeci yapılar mı insanı felç etti? Bugün bilim üretemiyorsak bunun sebebi Kur’an değil, Kur’an’dan kopmuş olmamızdır. Sebep ahiret inancı değil, dünyayı bütünüyle terk etmeyi “takva” sanan zihniyettir. Sebep din değil, dini pazara çeviren “din marketçileri”dir. Tarikatlardan bilim insanı çıkmaz, evet. Ama “Oku” emriyle başlayan Kur’an merkezli bir bilinçten; düşünen, sorgulayan, üreten insan çıkar. Sorun din değil; dinin yerine geçirilmiş karanlıktır.

Salim Ümit 20.01.2026

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!